Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Hacı Bektaş Veli Hazretleri Sunni inançlı mıydı?
#1
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Başkanı ve de,  hem Prof.  hem de Doktor Reşat Öngören,   Derin Tarih  adlı dergide yazdığı bir makalede, Hazret-i Hünkâr’ın Sünnî olduğunu, ve onun kurduğu Bektaşîliğin Balım Sultan  tarafından Şiileştirildiğini iddia etmiştir. [1]

Bu gün devlet kademelerine, toplumu etkileyen odaklara, egemen olmaya çalışan ve bu yolda da bir hayli yol alan İslâm anlayışı veya yorumu, 1919 yılının Osmanlısından bile geridedir. İstanbul Üniversitesi gibi, 7-8 yüzyıllık geçmişi olan bir eğitim kurumunda, üstelik tasavvuf ana bili dalı başkanı olan bir “bilim insanın” bu makalesi, acınacak duruma düştüğümüzün veya dönüştürüldüğümüzün göstergesidir. Çünkü Sayın Reşat Öngören bu açıklamalarıyla, felsefe ve bilim yapmamıştır. O, sefaletin felsefesini veya bilimin sefaletini bize anlatmaktadır.

Bu makaleyi okuyunca İran’da sık sık anlatılan şu fıkra geldi aklıma:

“Adamın biri ötekine,” Hasan ve Hüseyin üçü de, Muaviye’nin kızıdır” demiş. Bu sözü dinleyen kişi ona şu yanıtı vermiş:

-Kardeşim, ben bu yanlışların hangisini düzelteyim? Birincisi Hasan ve Hüseyin kız olmayıp erkektir. İkincisi ise, bu iki insan Muaviye’nin değil Hazret-i Alî’nin çocuklarıdır. Üçüncüsü Muaviye bunların baş düşmanıdır.

Sayın Öngören’in açıklamalarının iler tutar yani yoktur. Bu yanlışları teker teker ele alıp doğrularını açıklamaya çalışacağız:

Sayın Prof. Dr. şunları yazmaktadır:

Hacı Bektâş Velî’nin, “mensup olduğu tasavvuf geleneğiyle Yeseviliktir. Yeseviliğin Orta Asya’da Hoca  Ahmed Yeseviyle teşekkül ettiğini biliyoruz”. Onun Şeyhi Ahmed Yesevi, aynı zamanda Nakşibendiyye’nin ilk kurucusu kabul edilen Abdülhalik Gücüvani’nin de şeyhidir. Bu nedenle Hz. Pîr,” Abdülhalik Gücüvani’nin arkadaşıdır. Dolayısıyla Hacı Bektaş Veli’nin tasavvuf çizgisi, Ahmed Yesevi üzerinden Nakşibendiyye Tarikatı’nın ana silsilesine bağlanır.

Hacı Bektaş-ı Veli (ö. 669/ 1271 [?])’de Yesevi dervişlerindendir”. [2]

Bu açıklama baştan sona saçmadır:

Birincisi:

Şu anda Türkiye’de ve Batı Asya’da  egemen olan Nakşibendilik ile ne Ahmet Yesevî’nin  ve ne de Abdülhalik Gücüvani’nin bir ilişkisi yoktur. Abdülhalik Gücüvani’nin Nakşiberdiliğinde, melâmetî öğeler vardı.Bu günkü Nakşibendilik her türlü melâmetîliği “küfür” saymaktadır. Bu günkü Nakşibendilik,  Mevlânâ Hâlid Bağdâdî ( 1776- 1827) tarafından aslına benzemeyecek şekilde değiştirilmiştir. [3] Bu nedenle Mevlânâ Hâlid’in Hindistan’dan getirdiği Nakşibendiliğin adına “Nekşibendî-Müceddîdi” denmiştir. Hâlidiyye yandaşları, tarikatlarının toplum nazarında itibar görmesini sağlamak için, Hace Ahmed Yesevi’ye bağlı olduklarını iddia etmişlerdir.

Nakşibendiler hafi [gizli/içten/gönülden] zikir yaparlar. Ahmet Yesevi ise, sesli zikir yapmıştır. Onun zikrinin adı “ zikr-i erre [testere zikri]”’dir. Yani O, Allah’ın güzel isimlerini,  gırtlaktan gelen sesle zikreder.  Gırtlaktan çıkan ses, testerenin sesine benzediği için bu zikre, “testere zikri” adı verilmiştir.  Ahmet Yesevi Oğuz [Türkmen] kökenli bir düşünürdü. O, zikr-i erre’yi, “Şaman danslarını” taklit için icat etmiştir. [4] Demek ki o İslâmı, Orta Asya Türk Toplumu’nun koşullarına uyarlayan, başka bir anlatımla O, İslâmi Emevi-Abbasi öğelerinden arındıran bir insandır.

İkincisi

Ahmed Yesevi  Alî Yandaşıdır. Yani O,  Şia’dır. [5] Çünkü onun yol zinciri şöyledir:” Mürşidi [aydınlatıcısı Yusuf Hemedânî, onun aydınlatıcısı Şeyh Ebû Ali Farmîdî, bunun aydınlatıcısı Ebû Hasan Harkânî, Harkânî’nin aydınlatıcısı Bayezid-i Bestâmî, Bayezid-i Bestâmî ise İmam Ca’fer Sâdık üzerinden Hazret-i Alî [k.v.]’ye, Hazret-i Alî’nin de aydınlatıcısı Hazret-i Muhammed [s.a.v]’dir”. [6]

Bir başka rivayete göre Hace Ahmed Yesevi İmam Rıza üzerinden Hz. Alî’ye bağlıdır.

Hace Ahmed Yesevi Hazretleri’nin yol zinciri; Osman’a, Ömer’e,  Ebu Bekir’e bağlanmayıp ta Hz. Alî’ye bağlı ise, O “Şîa-i Osman veya Ebubekir ya da Ömer [ yandaşı]” olabilir mi? Kesindir ki O, “Şîa-i Alî”’dir. Ali yandaşı olanlara da Şiî denir. Öyleyse Ahmed Yesevi Sünni olmayıp Şiidir.

Diyelim ki Hacı Bektâş Velî Hazretleri’nin yol zinciri Ahmed Yesevi Hazretlerine dayanır, yani onun yol zinciri Hace Ahmed Yesevî’dir. Bir insanın mürşidi [aydınlatıcısı] Ali yandaşı olursa, kendisi Sünni olabilir mi? Sayın Prof. Dr. Olabileceğini iddia ediyor.

Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken Ahmed Yesevî’nin inanç dünyası hakkında şu açıklamaları yapmaktadır:

“ Türkmen’in töreciliği ile Müslümanlık arasında oldukça bir uygunluk vardı. Bununla beraber Türkmen’in muhafazakar ruhiyeti, “büyücülük”ü nesh [yürürlükten kaldırma] ve iptal etmezdi. İster istemez tepki gösterecektir. Bu suretle medreseye uyum sağlayan Türkmenlerle [yani Sünnîlikle] aksülamel [tepki] hareketini bilinçsiz surette duyan halk ve onlara önayak olan olanlar arasında mücadele bir mezhep mücadelesi halinde tecelli etti. Maturîdî ve Nesefî gibi bilginler kitap ve sünnet yorumu meselesinde “te’vil-i kelâm”ı [yani sözlerin bâtınî yorumunu] kafirlikten cüz [bir parça] addediyorlardı. Onlara göre Kur’ân’in ancak istiâri bazı noktalarını yorum olanaklıydı. Yoksa zahiri anlamları muayyen bir nokta-i nazara göre te’vil etmek  [yani Batıni anlamda yorumlamak] doğru değildi. İşte Semerkantlı, Nahşedli, Taşkentli alimlerin karşısında vâsî ve feyizli bir ilim, eski Şamanların devamı halinde teşekkül ediyor ve Müslüman formalitesini [şekilciliğini] aldıktan sonra”tekye” ismiyle din ve siyasette büyük bir mevki kazanıyordu. Pek iyi biliyoruz ki Türkmenler eskiden beri büyük din adamlarına, “ata”, “ade² veya “baba” diyorlar. (…) Uygurcada “ata”tabiri Türkmenlerde “baba”dır. (…) Ahmed Yesevi’ye “Ahmed Ata”’da diyorlar, Bunun Hâcesi Baba Aslan isminde bir Türkmen velîsidir”. [7]

Görülüyor ki Ahmet Yesevi veya Ahmed Ata, Sünnîliğin kalesi olan Medrese ile uyuşmamıştır. Medrese İslâmının karşısına, tıpkı Hacı Bektâş Velî gibi, halk İslâmını çıkartmış veya İslâmı cahiliye adetleriyle bozan, Emevi-Abbasi katkılarından [bid’atlarından] arındırmıştır.

Nitekim Hace Ahmed Yesevi, ibadetlere kadınları aldığı için, medrese tarafından şikayet edilmiş ve kovuşturmaya uğramıştır. Bu nedenlerle ona, “Sünnî inançlıdır” demek olanaksızdır.

Üçüncüsü

Hacı Bektâş Velî’nin Hace Ahmed Yesevî ile yüz yüze gelmesi fiilen olanaksızdır. Çünkü Ahmed Yesevi 562 H. [1166-1167 M.] yılında, 120 yaşında iken Hakk’a yürümüştür. [8] Fakat O, 63 yaşına gelince dergâhında kendisine üç arşın [1.80 Cm.] derinlikte bir çilehane yaptırmış ve oraya çekilmiştir. Dünyadan elini eteğin çekmesi ve kendisini kabire teslim etmesinin nedeni şudur: Hz. Peygamber bu yaşta Hakk’a yürümüştür. Hace Ahmed Yesevi birçok mistikler gibi, O’na saygı olsun diye [sünnet gereği] mezara girmiştir. [9]

Demek ki, 120 yaşında 1166 tarihinde Hakk’a yürüyen Ahmed Yesevi, 63 yaşındayken 1103 tarihinde dünyadan elini eteğini çekmiştir. Hemen aşağıda sunulacağı üzere, o Tarihte Hacı Bektâş doğmamıştır.

Hacı Bektâş Velî ise,” Hacıbektaş Kütüphanesi’nde bulunan ve 744 H.de [1328-1329 M.] yılında yazıldığı bilinen Vilâyetnâme’de 640 H. [ 1242 M.] tarihte doğup, hicri 670 (m. 1272) yıllarında Anadolu’ya geldiğini kaydeder”. [10]

Bu durumda, Hz. Pîr’in dünyamızı onurlandırdığı 1242 M. tarihinde Hace Ahmed Yesevi çoktan hakka yürümüştür.

Dördüncüsü

Nedense Bektaşîlik/Alevîlikten Rahatsız Olanlar Hz. Hünkâr’ı 1270-1271 Tarihinde “Öldürmeyi” Çok Seviyorlar.

Sayın Prof. Dr. Öngören aynen şöyle yazmaktadır:” Hacı Bektaş-ı Veli (ö. 669/ 1271 [?])”. Sayın Öngören Fakîrleri gibi, 50 yaşından sonra Kur’ân eğitimi almamıştır. Büyük bir olasılıkla o Arapça bilmektedir ve hafız-ı Kur’ân’dır. Bu nedenle onun 10. Yunus Sûresi  62 ve devamı âyetlerinin buyruklarını bilmemesi olanaksızdır. Yüce Allah orada “Allah Dostları”’na korku ve ölümün olmadığını buyurmaktadır. Hacı Bektâş Velî Tanrı Dostu’dur bu nedenle o ölmez. Sadece boyut değiştirir…

Ayrıca O’nun adı “Hacı Bektaş-ı Veli” değildir. Hacı Bektâş Velî’dir. Farsçada [ı, i, ü, u] ekleri tamlama ekleridir. Bir insan “Hacı Bektaş-ı Veli” derse, Fakîr gibi yarım yamalak Farsça bilenler bu sözü, “Velî’nin Hacı Bektaş’ı” olarak dilimize çevirirler. Bir ilahiyat profesörünün bunu bilmemesi düzensizlik değilse kasıtlılıktır.

Bektaşî/ Alevîlik hem sağdan ve hem de soldan saldırıya uğramaktadır. Bektaşîliğe soldan saldıranlar onu İslâmdan ve Türk özünden, yani milliliğinden uzaklaştırmak isterken; sağdan saldıranlar da onu Selefîlik içinde yok etmeye çalışmaktadır. Her iki sapmanın buluştuğu noktalardan birisi, “Hacı Bektâş Velî’nin 1270-1271 M. tarihinde Hakk’a yürüdüğü” iddiasıdır.

Hacı Bektâş Velî Hazretlirinin 1270-1271 M. tarihinde Hakk’a yürüdüğünü iddia edenlerin kanıtları şunlardır:

691 H. (1291-1292 M.) yılında düzenlenmiş bir vakfiyede Hacı Bektaş Veli’den “El-Merhûm” diye bahsedilmiştir. Merhum denilmiş olması Hz. Pîr’in 1291 veya 1292 yılında vefat ettiğini kanıtlamaktadır.  Ayrıca 679 H. (1297-1298 M.) tarihli diğer bir vakfiyede Karahöyük adlı yerleşim yerine Hacıbektaş Nahiyesi denilmiştir. Öte yandan vakfiyede Hacı Bektâş Velî Hazreleri adı yazıldıktan sonra, “ kuddise sırrehu [sırrı kutlu olsun]”  sözleri de geçmektedir. Bu söz Hakk’a yürüyen veliler için söylenen sözdür. Öyleyse Hazret-i Hünkâr 1297-1298 M. tarihlerinde hayatta değildir. [11] Bunların dışında Âşık Paşazâde Tarihi’nde Hacı Bektaş’ın Osmanlı’yı görmediği de yazılmıştır.

Hilmi Ziya Ülken, vakfiyelerde geçen sözleri yanlış yorumlayanlara şu yanıtı vermiştir:

“Bu gün yalnız reayaya (sıradan halka) tahsis ettiğimiz müteveffa (vefat eden- ölen) tabiri o zamanlar (yani 13. yüz yıllarda) merhûm makamında (ölen insanları belirtmek amacıyla) Müslümanlar arasında istimal ediliyordu (kullanılıyordu). Merhûm ise, makam-ı ihtiramda bir tabir olarak sarf ediliyordu.[12] (Aynı şekilde,) bu gün reayaya münhasır (özgü) bir tabir olan “veled”, eski vakfiyelerde oğul manasında zikrediliyordu. Nitekim zamanımızda “oğul” makamında kullanılan “mahdum” Selçukilerin sahib-i azamlarına (büyük makam sahiplerine) verdikleri ünvandı. Bu suretle vakfiyedeki mevcut “merhum” kaydından Hacı Bektaş’ın o tarihte vefat etmiş olduğuna intikal etmek (sonucuna varmak) kabil değildir”.[13]

Ayrıca şu açıklamalar da, Hazret-i Pîr’in 1337’de Hakk’a yürüdüğünü kanıtlamaktadır:

Tarihçi Naima da, mahdum sözcüğünü bu anlamda kullanmaktadır. Civizade’yi anlatırken, “ilm-i irfandan ari bir garip mahdum” demiştir. Sunduğumuz bu örnek de merhum Hilmi Ziya Ülken’in haklılığını göstermektedir.

Bektâşîlik konusunda ciddi araştırmalar yapan Baha Said Hacı Bektâş Velî’nin Hakk’a yürüyüş tarihi konusunda şunları yazmaktadır:

“Hacı Bektâş Velî hakkında nass-ı muteber (kesin geçerli) olarak kabul edilen tarih: Bektaşiyye (sözcüğünün) ebced karşılığı olan 738 H. (1337 M) vefat tarihidir.

744 H. (1343 M.) ‘de yazıldığı ifade edilen velâyetnâmesi (Hacıbektaş Kütüphanesinde) 640 H (1242 M)’de doğdu, 670 H.’de Rûm’a (Anadolu’ya) geldi”.[14] demektedir.

Yine Hacıbektaş Kütüphanesi’nin kuyûdat-ı resmiyeye (resmi belgelerine) ait hâşiyelerinde[15] 660 H. (1261 M.) vilâdet (doğum), 723 H.’de (1323 M) vefat kaydediyor. müddet-i ömrü (yaşam süresi) 63 sene imiş.

Bugün elde mevcut ve Hacıbektaş Kütüphanesi’nde mahfuz bulunan (korunan) 1179 H. (1765 M.) Recebü’l- müreccebinde Bende-i Seyyid Alî Sultan Giridî Derviş Ali hatt-ı desti (el yazısı) ile muharrer (yazılmış) Velâyetnâme’ye göre Bektaşiyye lafzı (sözcüğü) 738 H. (1337 M.) tarihi irtihalini (göçüşünü, vefatını) kabul eder.”[16]

Hacı Bektaş Velî’nin Osmanlı’nın kuruluşuna katkıda bulunmadığını ileri süren tek vakanüvist Âşık Paşaoğlu’dur. Fakat ayni yazar Ahî Evren’in Orhan Gazî zamanında yaşadığını şu sözlerle yazmaktadır:

“… Ve oğlı Orhan Gazî zamanında ulemâdan Dâvud-ı Kayseri var-ıdı ve Geyikli Baba ve Yunus Emre ve Şeyh Tapduk Emre ve Ahî Evren ve Karaca Ahmed Sultan bunlar Gazî Hundgâr (Hüdâvendigâr) zamanında oldular … “[17]

Âşık Paşaoğlu’nun verdiği bu bilgiler Oruç Bey ve Mehmet Neşrî tarafından da doğrulanmaktadır.

Şemseddîn Samî de, Kâmûs-ül-a’lâm adlı yapıtında Ahî Evren’in Orhan Gazî zamanında yaşadığını yazmıştır.[18]

Görülüyor ki Sayın Prof Dr.  Öngören bu konuda da, gerçeklerle çelişmektedir.

Beşincisi

Üzülerek ve Biraz’da Utanarak Söylüyorum, İlahiyat Fakültesi Tasavvuf ve Anabilim Bölümü Başkanı Prof. Dr. Reşat Öngören’e Göre, “İslâm Eşittir Sünnîliktir”.

O Hacı Bektâş Velî Hazretleri’nin Sünnî olduğunu şu gerekçelerle iddia etmektedir:

“ (…) Mensup olduğu Yeseviyye geleneği ve kaleme aldığı eserler incelendiğinde Hacı Bektaş’ın Ehl-i Sünnet inancına bağlılığı açıkça görülür. Kendisine aidiyetine şüphe bulunmayan Makalat’ı Hoca [Hoca değil Hace] Yesevi’nin Fakr-name’siyle benzer nitelikler arz etmektedir ve dört kapı kırk makam üzerinde durmaktadır”.

(…)

“Bu mertebelere açılan ilk kapı İslamın temel hükümlerinin (şeriat) kapısıdır. Yani İslamı yaşamayan kişiye ne tarikat, ne marifet, ne de hakikat kapısı açılabilir. Hacı Bektaş eserinde şeriat makamını şu şekilde kaydetmiştir”.

Bu sözlerden sonra okuyucumuzun neredeyse tamamının bildiği on makam sayılmıştır. Bu makamların bazıları şunlardır: İman etmek [ Kelime-i şahâdet’e inanmak], Oruç, Namaz, Hac, Zekat, Cihat, Gusletmek Vb.

Sayın Öngören’in hemen yukarıya alınan tırnak içindeki sözlerine [Ahmet Yesevi ve Yesevilikle ilgili olanı hariç] itiraz etmek olanaksızdır. Gerçekten de, Hazret-i Hünkâr, hem Makalât, hem Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Aynıyye ve hem de Fevâid (Faydalı Öğütler) adlı eserlerinde, on makamı birer birer saymıştır. Bu nedenle Sayın Öngören’e itiraz etmek olanaksızdır.

Pekiyi Sayın Prof. Dr.  neyi saptırmaktadır, hangi gerçeği inkâr etmektedir?

O, bu açıklamalardan sonra şu sonuca varmaktadır: Namaz, Oruç, Hac, Zekat vb’ye inananlar Ehl-i Sünnet’tir. Şîa bu ibadetlere uymamaktadır. Hacı Bektaş Velî bunları kabul ettiğine göre O, Şiî değil Sünnîdir. Böylece İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Profesörü Öngören; Hacı Velî’nin saydığı bu on makamı “ Ehl-i Sünnet” adına tapulamaktadır. Tasavvuf Profesörüne göre bir insan oruç, namaz, hac, zekat vb. diyorsa, o kesinlikle “Ehl-i sünnet”tir.

Ona göre Balım Sultan “Ehl-i sünnet olan Bektaşîliğe”,  Şii-Hurûfî unsurlar katmıştır. Yani “Ehl-i sünnet”ten uzaklaştırmıştır.

Allah rızası için yanıt verin:

–Ben bu yanlışın hangisini düzelteyim?

Birincisi

Bektaşîlik ve Alevîliğin bir İslâm dini yorumu olduğu yadsınmaz bir gerçektir. Oruç, Salât [Namaz], Hac, Zekat Vb. gibi ibadetlerin İslâm tarafından inananlara buyrulduğu da ikinci gerçektir. Bektaşîlik İslâm Dini yorumu olduğu için, Balım Sultan’dan önce de, Balım Sultan’dan sonra da ve şimdi de, İslâma, dolayısıyla, oruca, salâta, hacca vb. inanmayan Bektaşîliğe alınamazlar. Bir insan bu ibadetleri yerine getirir veya getirmez. İnsanın bu ibadetleri yerine getirmemesi Bektaşîliğe girişine engel değildir. Fakat Bektaşî olmak istiyorsa bu ibadetlerin Tanrı tarafından insanlara buyrulduğuna inanmak zorundadır. İnanmıyorsa Bektaşî olamaz ve olmamıştır da…

Nitekim Bektaşîliğe giriş töreninde istekliye [tâlibe]

-Aydınlatıcın [mürşidin] Muhammed, Yol göstericin [rehberin] Alî’dir ve mezhebin İmam Ca’fer Mezhebidir denilir. Aleviler de ikrar töreninde [musâhib kavlinde] talibe aynı telkini yaparlar. Yani aynı sözleri söylerler.

Demek ki Hacı Bektâş Velî Hazretleri’nin koyduğu inanca [imana] ve ahlâka ilişkin esaslar, O’nu izleyenler tarafından  çiğnenmemiş ve rayından saptırılmamıştır. Yani öz açısından, 13. yüzyılın Bektaşîliği ile, 16. yüzyılın veya  21. yüzyılın Bektaşîliği arasında. kıl kadar fark yoktur.

İkincisi

İslâm “Ehl-i Sünnet”in Tapulu Malı Değildir. ŞÎa’da İslâmın Buyurduğu İbadetlere İnanır.

Ayetullah Kâşif-ül-Gıtâ tarafından kaleme alınan ve Zaman Yayınları tarafından yayınlanan Ca’ferî Mezhebinin Esasları adlı kitap, Ca’ferî Mezhebi [Şîa-ı imâmiyye]’nin beş esasa dayandığını açıkladıktan sonra bu esasları şu şekilde sıralamaktadır:

1- Allah’a inanmak. 2- O’ndan gelen haberleri tebliğ edeni [ yani Hz. Muhammed’i] onaylamak. 3- İbadeti, ameli bilmek. 4- Fazileti elde edip kötülüğü terk etmek. 5- Ahirete iman etmek.

“(…) İslâm ile iman birbirinin müterâdiftir [eş anlamlıdır] ve üç rükne dayanır:

Tevhîd, nübüvvet [pepgamberlik], maad [öte dünya]. Bir kimse bunların birini inkar etse Müslüman ve mümin olamaz. (…)

Namaz, oruç, zekat, hac ve cihad. Bu bakımdan iman, kalb ile inanmak, dille söylemek ve bu erkân ile amel etmektir.(…)”.[19]

Şiiliğin otoritelerinden biri olan Ayetullah Kâşif-ül-Gıtâ’nın bu açıklamaları, oruç, namaz, hac ve cihad gibi ibadetlerin Sünnîliğe tapulanmadığını, bunların Şîa tarafından da kabul edildiğini kanıtlamaktadır. Bu nedenle, koskoca ilahiyat profesörü, mezhebi bağımlılığı nedeniyle, gerçekleri örtmeye, İslâmın diliyle kafirliğe [20] yönelmiştir.

Şîa ile Sünnîliğin farklarından birisi de,” İmâmete inanmaktır; yani imâmet, nübüvvet [peygamberlik] gibi Allah tarafından verilen bir mevki’dir, bir makamdır. Allah,” Ve Rabb’in yaratır dilediğini seçer; onların seçmeye hakları yoktur” [diyen âyeti kerimesine göre ( 28 Meryem Sûresi 68. âyet)] Allah Taâlâ, kullarından dilediğini seçer peygamber yapar: onu mucize ile kuvvetlendirir. İmâmet için de dilediğini seçer ve nass ile peygamberlerine, onu kendisinden sonra insanlara imam nasbetmesini emreder: (…)”. [21]

“(…) İmamın da peygamber gibi, hatadan suçtan masum olması şarttır; aksi halde kendisine güvenilmez. (…) Aynı zamanda imamın en üstünü, hem bilgi de en bilgini olması da şarttır; çünkü vücûdan maksat, insanları olgunlaştırmak, nefislerini tertemiz hale getirmek ve onları ilimle, temiz ve iyi amelle iyi ve temiz hale getirmektir.(…)”. [22]

Prof. Dr. Öngören’in “Ehl-i Sünnet” [23] diye adlandırdığı Sünnîlik  ile Şîa arasındaki temel fark dinsel önderlere yaklaşım tarzıdır. Çünkü İslâmin Emevî-Abbasî yorumu dinsel önderler, yani imamlar için şu fetvayı verir:

– İmamın öğütlerini [nasihatlarını] yerine getir fakat, yaptıklarını yapma.

Kaldı ki Emevi/Abbasî İslâmında dinsel önderlik, ayağa düşürülmüştür. Çünkü bu İslâmda; okuma yazmayı öğrenen ve beş on kitabı okuyan, kendisi gibi kitap okuyanlardan icazet alan herkes, hırlı da olsa hırsız da olsa dinsel önder olabilir.

Oysa Kur’ân-ı Kerîm 62 Cuma Sûresi 5. âyetinde okudukları kitapların gereğini yerine getirmeyenler;

“ kitap taşıyan eşeklerin durumuna benzerler” diye buyrulmuştur.

Hacı Bektâş Velî ise, dinsel önderlerin, yani aydınlatıcıların (mürşidlerin), O’nun diliyle âriflerin, “hem arı[masum, bütün suçlardan, eksikliklerden, kusurlardan arınmış] hem arıtıcı olması” gerektiğini buyurur…

Bektaşîlik/Alevîliği sadece Arap İslâm yorumcuları kendisine benzetmek  istememektedir. Özellikle Alevi kardeşlerimizin, “ sırtında üç beş kitap taşıyan” ve Almanya’nın “hür havasını! soluyan” çocukları da, bizi  dinsizleştirmeye çalışmaktadır.

Saldırı bununla bitse bunların üstesinden gelmek kolaydır. Bir de Alevîlik/Bektaşîliği Şiîleştirmek isteyenler  vardır. Bunların merkezi de Çorum’dur.

Halkımız,” Meyveli ağaca taş atan çok olur” demiştir. Bu saldırılar bizi üzüp umutsuzluğa düşürmemelidir. Demek ki meyveli ağaçmışız…

Yukarıdaki sunumlarımızdan Hacı Bektâş Velî Hazretleri’nin Şiî olduğunu ileri sürdüğümüz sonucuna varılmamalıdır. Bir sonraki makalemizde Hazret-i Hünkâr’ın ne Sünnî ve ne de Şîa olmadığını, O’nun Muhammedî ve Alevî [ Alî’nin Yolu’na soyunan] olduğunu açıklamaya çalışacağız.

Hal Ehline Aşk-ı niyazlar, cümle insanlara saygılar sunarım.

Fakîr Şakir Keçeli Baba

Linkleri görebilmek için Üye Olun veya Giriş Yapın.

[1] Bakınız:   01. 02. 2015 Günlü, Derin Tarih Dergisi, Bektaşilik Balangıçta Sünni Bir Tarikattı Ya Sonra? Başlıklı Makale.

[2] Aynen aktarılmıştır. Koyu siyah harfler Fakîr’e aittir.

[3] Ayrıntılı Bilgi İçin Bakınız: Hamid Algar, Nakşibendîlik, İnsan Yayınları, Hazırlayan A. Cüneyd Köksal, İstanbul 2007, s. 231 vd.

[4] Fletcher,  Old And New Teaching, s. 16’dan Akt: Anne Marie Schimmel, İslâmın Mistik Boyutları, Çev. Ergun Kocabıyık, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2004, s. 193.

[5] Arapça olan Şîa sözcüğü yandaş anlamına gelir. Hazret-i Alî’den yana olanlara Şîa denmiştir.

[6] Hasan Lütfi Şuşud, Hâcegân Hânedânı, Boğaziçi Yayınevi, İstanbul 1992, s. 19.

[7] Hilmi Ziya Ülken, Anadolu Kimliği ve Türk Kültürü Üzerine, Haz. Gülseren Ülken- Sait Maden, Ülken Yayınları, İstanbul 2006, s. 61 vd. Koyu siyah Harfler ve köşeli ayraç içindeki sözler Fakîr’e aittir.

[8] Hasan Lütfi Şuşuud, İslâm Tasavvufunda Hâcegân Hânedânı, s. 12.

[9] Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik, Ardıç Yayınları, Şahkulu Sultan Dergahı- Ardıç Yayınları Ortak Basımı, Ankara 1998, c. 1, s. 39,40.

[10] Age, s.1,

[11] Türk Ansiklopedisi, Hacı Bektaş Maddesi, c. 6, s. 32.

Ayrıca Bakınız: Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik, c. 1, s. 80 vd.

[12] Bu gün saygın kişilerin adını söylemeden önce “sayın” diyoruz. On iki ve on üçüncü yüzyıllarda ise saygın kişilerin adını, “merhûm” dedikten sonra anıyormuşuz.

[13] Hilmi Ziya Ülken, Anadolu Kültürü ve Türk Kimliği Üzerine, s.245Vd.

[14]             Sözü edilen Velâyetnâme neden delil sayılmamaktadır; bunu açıklamak çok zordur.

[15]             Haşiye: Bir kitabın sayfalarının kenarına veya altına yazılan notlar. Bir kitabın içeriğini yorumlayan veya açıklayan yazılar.

[16]             Baha Said, Bektâşîler Başlıklı Makale, Türk Yurdu Dergisi,  Haz. Tutibay Yayınları, Ankara 2001, c. 95, sayı 187/ 6 (Şubat 1927).

[17]             Âşık Paşazâde, Tevârih-i Âl-i Osman, Haz. Kemal Yavuz- M. A. Yekta Saraç, Gökkubbe Yayınları, İstanbul 2007, s. 485.

[18]             Şemseddîn Samî, Kâmûs-ül- a’lâm, c. 2, s. 805’ten Aktaran: Bedri Noyan (Dedebaba), Hacı Bektâş-ı Velî Manzum Vilâyetnâmesi, Can Yayınları, İstanbul 1996, s. 45.

Daha ayrıntılı Bilgi için Bakınız: Şakir Keçeli,  Uluslaşma Sürecimizde Bektaşi Aleviler ve Atatürk, Kaynak Yayınları, İstanbul 2016, s. 40 vd.

[19] Ayetillah Kâşif-ül-Gıtâ, Ca’ferî Mezhebi ve Esasları, Çev. Abdülbâki Gölpınarlı, Zaman Yayınları, Üçüncü Baskı, İstanbul 1979, s. 42.

[20] Kâfir sözcüğü Arapça da gerçekleri gizleyen, gerçeklerin üzerini örten anlamına gelir.

[21] Kâşif-ül-Gıtâ, Ca’ferî Mezhebinin Esasları, s. 41.

[22] Age, s. 43-44.

[23] Merhum Bedri Noyan Dedeba, yayına hazırladığımız Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik adlı eserin 12. cildinde, “asıl ehl-i sünnet Caferîlerdir” demektedir.
______
 Aşığın hikâyesini durmaksızın feryat eden bülbüle değil, sessiz sedasız can veren pervanelere sor..
Ara
Cevapla


Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 1 Ziyaretçi