Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Bektaşi/Alevilerin Yatır Ziyareti Tanrı’ya Ortak Koşmak, Yani Şirk Midir?
#1
“Hakk yolunda öleni ölü sanmayın sakın

Tanrı yanındadırlar, dipdiridirler bakın(…)” (3.Âl-i İmrân Sûresi 169. Âyet)

Bektaşî/Alevîlerin, Hakk’a [Tanrı’ya] yürüyen veya halk diliyle söylersek,  Hakk’la Hak olan [vefat eden] mürşidlerini [aydınlatıcılarını] sık sık ziyaret etmesi bazılarını çok rahatsız etmektedir. İslâmı tapuladığını zanneden bir kesime göre bu durum bir şirk; yani tek ve bir [Ahad ve Samed] olan Allah’a ortak koşmaktır. Yatır [mezar] ziyaretlerini şirk sayan bu zihniyet bu nedenle, zalimin [emperyalizmin] fedailiğine soyunmayı, “zulme sessiz kalanlar dilsiz şeytanlardır” diyen İslâma aykırı bulmadı fakat; Irak ve Suriye’de, sahabe kabirlerini, imamların mezarlarını tahribi dine hizmet saydı. Onların şimdilik eli silah tutmayan uzantıları da sık sık, bizim türbe ziyaretlerimizi diline doladı ve onu da, Emevî/ Abbasî İslâmına aykırı saydı.

Fakîr’in, “İslâm kılıklı putperest” diye tanımladığı bu düşünceyi eleştirmeden önce Alevîlerin/Bektaşîlerin yatır ziyareti kurallarını özetle sunacağım:

Biz Bektaşî/Alevîler yaşamı boyunca,elinden-dilinden-belinden canlı yada cansız hiçbir yaratığa zarar gelmeyen; bedensel veya düşünsel üretimlerini kendisi veya yakınları için değil de ayrım gözetmeksizin insanlara ve bütün canlılara harcayan; “bulunca gereksinimi olanlara dağıtan, bulamayınca Allah’a şükreden” aydınlatıcılarının ölmediğine inanırlar. Bize göre onlar sadece kalıp [beden] değiştirdiler. Süflî [aşağı] âlem olan bu âlemi terk edip, daha üst bir âlemde yeniden doğdular. Onlar sonsuzluğa ulaştılar. Onlar asla ölmediği için eğer,elinize-dilinize-belinize egemen olursanız ve bulunca dağıtıp, bulmayınca şükretmeyibecerebilirseniz, ziyaret ettiğiniz bu yüce insanlarla iletişim kurabilirsiniz. Onlarla rahatlıkla muhabbet edersiniz.

Şimdi bu Fakîre; “bilimsel olarak bu mümkün mü? Kalıp değiştiren bir insanla ilişki kurulabilir mi” sorusu sorulacaktır.

Şüphesiz bunun akılla, bilimle mümkün olacağını açıklamak olanaksızdır. Çünkü Fakîr bunları yaşamadı. Henüznefis ejderhasının tutsaklığından kurtulamadı. Bu nedenle dileyen buna inanır dilemeyen de inanmaz. İnanana da inanmayana da saygı duyarız. Fakat anlatacağım şu olayın onlarca tanığı vardır:

“Turgutlu Bektaşî Dergâhı Postnişini Merd-i Mücerret Alî Rıza Baba Erenler bir gün Söke’ye, yol evlatlarını [kendisine bağlı Bektaşîleri] ziyarete, onlarla muhabbete gider. Evlatlar muhabbet sofrasının etrafında toplanıp muhabbete başlarlar. Muhabbet sürerken Ali Rıza Baba söz alır ve:

– Evlatlarım, Fakîr bu gece bu dünyayı ter edip sonsuzluğa göçecektir. Yarın sabah erkânımıza uygun olarak Fakîr’i dünya kirinden arındırın. Filân yere beni sırlayın [defnedin]. Şu şu vasiyetlerimi yerine getirin. Şimdi bana son demimi de [içkimi de] verin onu alıp buradan ayrılacağım. Fakat sakın ola ki telaşlanıp ta muhabbeti yarıda kesmeyin. Muhabbeti normal zamanında bitirin.

Evlatlar babaerenlerin son peymanesini [içki bardağını] verirler. Babaerenler onu alıp kendisine ayrılan odaya geçer. Canlar babaerenlerin talimatına uymak zorunda olduklarından muhabbete devam edilir.

Demler alınır, nefesler söylenir ve sonunda muhabbet erkana [tüzüğe] uygun olarak biter. Canlar dağılmadan önce onlardan birisi babayı merak eder ve kendi kendine; “Babaerenler’e bir bakayım, acaba ne oldu?” der. Babaerenlerin yattığı odaya girer.

Ali Rıza Baba yatağının üzerine sırtüstü uzanmış ve ruhunu yüce Tanrı’ya teslim olmuş…

“Bizimkiler böyle ölür

Böyle ölür bizimkiler[1]

Bu olayın tanığı bir iki değil, onlarca insandır. Bir insan kendisinin öleceğini bilebilir mi bilemez mi? Bilirse bu kadar rahat davranabilir mi? Bize itiraz edenler bu sorumuza akla, bilime uygun bir yanıt bulurlar ve bu Fakîr’i aydınlatırlarsa minnettar olurum.

Bektaşîlik âşıkların ve abdalların yoludur.  Bu yolun ilk ve ortaokulunda akıl ve bilim yol göstericidir. Bu aşamada akıl ve bilimin aydınlatıcılığına başvurmayanlar karanlıkta kalırlar. Fakat lise ve üniversitede, akıl çamura saplanmış eşektir.

Bu Aşk’ın tanımı yoktur. O asla anlatılamaz o sadece yaşanır. Onu yaşayanlardan biri olan Seyyid Nesîmi, “yanmayan bilmez âteş-i aşka” demiştir.

Bektaşîlerin Hakk’a yürüyen önderleri asla ölmemiştir. Bu nedenle onları, Cumhurbaşkanının huzuruna girerken uygulanan tören benzeri, bir törenle ziyaret etmek ve onların huzurunda edepli davranmak gerekir. Bu törenin giriş bölümünü burada özetle sunuyorum: Bektaşî yüce bir huzura girecektir. O yüce huzura izin almadan girmek saygısızlık olur. Bu izin dilekçesinin [tercümanının/gülbangının] sözleri şöyledir:

“Selâm ey ulu yerin gördüm otağını!…

Selâm ey Erenler Yolu’na fedâ eden canını

Selâm ey uzun zaman söz verişinde duran

Selâm ey Mustafa’nın [Hz. Peygamber’in] Yolu’na bağlanan

Muhammed’in güzelliği, Alî ile İmam Hasan, İmam Hüseyn’in olgunluğuna Allah’tan yüksek sesle salât ve selâm olsun.”

Bundan sonra şunlar söylenir:

“Merhaba erenler… Dünyada varlığını terk edenler/ Can gözüyle sürekli Hakk Çalab’ı görenler/ Ecel şarabını sunulunca içenler!…

Bercemâli Muhammed kemâli İmam Hasan, İmam Hüseyin Alî ra bülende salavat (Muhammed’in güzelliği, Alî ile İmam Hasan, İmam Hüseyn’in olgunluğuna Allah’tan yüksek sesle salât ve selâm olsun.)”

Bu sözlerden sonra salavat getirilir ve yatırın bulunduğu odanın eşiğine basılmadan, önce sağ ardından da sol ayak atılarak, mezarın bulunduğu yere girilir.

Huzura girilirken Bakara Sûresi’nin; “Tanrı’nındır hem doğu, hem de Tanrı’nın batı/Her ne yöne dönersen tapı yönü orası (…)” diyen 115. Âyetinin giriş bölümü okunur. Âyette de buyrulduğu üzere, inanan için her yer kıbledir ve her yerde Allah vardır. Esasen bu dünyada Allah’tan başka da bir şey yoktur. Bundan sonra tavaf yapılır. Bektaşîler tavaf edilen kişinin baş tarafından asla geçmezler. Alevîler ise tam tavaf yaparlar.

Çeşitli sûre ve âyetler okunduktan sonra ziyaret bitmiştir. O’nun huzurundan ayrılırken de şunlar söylenir:

“Kadr-i visalin ıyd-ı saadet [mutluluk bayramı]

Hicr-i firakın [ayrılık acısın] rûz-i kıyâmet [kıyamet günü]

Dem âhir oldu gam zâhir oldu [üzüntü göründü]

Gelmek iradet gitmek icazet [ buraya gelişim izninizle oldu gitmek için de izin]

Ber Cemâl-i (…)”.[2]

Yerine getirilen ritüellerden ve okunan âyet ve dualardan anlaşılacağı üzere Bektaşî/Alevîler ölen bir insanı değil sonsuzluğa ulaşan, Allah’la Allah [Hakk’la Hakk]  olan insanı ziyaret etmektedir. Sadece onu değil, onun şahsında Allah’ı ziyaret etmektedir.

Peki Bunu, Kur’ân’la, Hadisle İslâmla Nasıl Badaştırıyorlar?

“Âşık öldü diye selâ verirler

                    Ölen hayvandır âşıklar değil

Yunus Emre

                   Aşk ehli ölmez, yerde çürümez

                  Yanmayan bilmez âteş-i Aşk’a

                                                   Seyyid Nesîmi”

Kur’ân-ı Kerîm iki kez kendisini Allah’a ve O’nun yoluna, yani İslâma feda edenlerin ölmeyeceğini buyurmuştur:

“Bir kimse Hakk yolunda öldürülmüşse eğer/ Ona ölü demeyin hepsi dipdiridirler/ Onlar senin yanında/Sen olmazsın farkında” (2. Bakara Sûresi154. Âyet)

“Hakk yolunda öleni ölü sanmayın sakın/ Tanrı yanındadırlar, dipdiridirler bakın (…)” (3. Âl-i İmrân Sûresi 169. âyeti.[3])

Yüce Tanrı’nın; “El müminune lâyemutune bel yenkabulune min daril fenai ile daril beka” buyruğunu, Hakk’a yürüyen Zeynel Abidin Cümbüş şöyle yorumlamaktadır: “Mü’min kullara ölüm yoktur. Onlar ölmezler, o insanlar bir mekandan [bir boyuttan] diğer bir mekana ahret makamına aktarılırlar”.[4]

Önceki makalelerimizde sık sık yinelediğimiz üzere insanın ham maddesi; su, toprak, bitki vehayvandan oluşmuştur. Onun ölü olan vücuduna yüce Tanrı üfleyerek, kendi cevherinden can [bir an için buna enerji diyelim] vermiştir.

Bu evrende her canlı veya cansız; doğuyor, çocukluk, gençlik ve yaşlılık çağını yaşıyor, günü gelince de aslına dönüyor. Fakat; asla yok olmuyor, bir durumdan başka bir duruma dönüşüyor. Bedenimiz de bu kurala uğruyor ve topraktan aldığımız toprağa, bitki ve hayvandan aldığımız da, sahibine geri dönüyor.

Peki, bizi insan yapan, konuşturan, ayakta yürüten, düşündüren, yaratmamıza neden, Tanrı cevheri, biz ölünce ne oluyor?

Kur’ân-ı Kerîm 2. Bakara Sûresi 156. âyeti bu sorumuza şöyle yanıt vermektedir: “İnna lillâh ve inna ileyhi raciûn (Onlar bir musibete[belaya] uğrayınca der ki; “bizAllah’tanız ve yine Allah’a döneceğiz)”

Yüce Tanrı 36. Yâ-Sîn Sûresi 83. âyetinde bu buyruğunu şu sözlerle yinelemektedir: “Alın yazılarını O’dur elinde tutan…/ Şânı yüce, arı ve durudur Tanrı heman. / Ve sonunda hepiniz / O’na [Allah’a] döneceksiniz.”

Acaba hepimiz ölünce Allah’a dönüyor muyuz?

Bu olanak bütün insanlar için vardır. Fakat Tanrı Salt Güzel’dir. O’nda kirin, eksikliğin, kusurun, çirkinliğin sonsuzda biri bile yoktur. İnsan bütün eksik ve kusurlarından arınırsa, O’na yani Allah’a dönecektir.

Hadislerde Aynı Şeyi Söylüyorlar

Bir Kudsî Hadis’in[5] sözleri şöyledir:

“Kim Beni [Allah’ı] isterse Beni bulur.Kim Beni bulursa, Beni tanır, kim Beni tanırsa, Beni sever… Kim Beni severse Bana âşık olur… Kim Bana âşık olursa, Ben de ona âşık olurum. Ben kime âşık olursam onu öldürürüm. Kimi öldürürsem, kan bedeli [diyeti] [6] Bana aittir. Kimin kan bedeli Bana aitse, onun kan bedeliyim”. [7]

Gaybî bu Kudsî Hadis’in buyruklarını şu şekilde şiirleştirmiştir:

“Aşk odu [ateşi] evvel [ilk olarak]düşer Ma’şûk’a [insana] andan Âşık’a[Allah’a]

Şem’i [mumu] gör kim yanmadan yandırmadı pervaneyi.”

İtirazı ve reddi olanaksız olan bu hadis-i kudsî aşkın Allah’la kulu birleştireceğini ve insanın Allah’a ait bütün yetkilerle donanacağını açıkça buyurmaktadır.

Peki bu Aşk… Artından gelen Âşık- Mâşuk [Seven-Sevilen] cümbüşü, sarhoşluğunu yaratan nedir?

Önce nefsi denetim altına almak, ardından da nefsi ölürmektir. Buna Hz. Peygamber, “ölmeden önce ölünüz” diye tanımlamıştır. Bektaşîlik nefis ve beden eğitimini başarıyla yürütmüş bir okuldur.

Gelelim İslâm Düşünürlerine

Allah dostlarından Mevlânâ,insancıklara şöyle seslenmektedir:

“Sende gizli bir kapı var. Alt yanı araştırıp durma… Gizli bir kapı var sende ve her gece o kapıdan uçar gidersin… Geri dön, rahim zindana… [8]Yaratılışın tamamlanıncaya değin gir şu rahme [zindana]… Bu dünya rahme benzer onun için kanlar içindesin, kanla beslenmektesin.”

“Diri kimdir bilir misin? Aşk’tan doğan kişi… Bizi Aşk’ta ara, Aşk’ı da bizde… Bazen ben O’nu överim, bazen da O beni över”. [9]

Demek ki, sürekli canlı kalmak isteyenlerin Aşk ateşiyle yanıp tutuşması gerekirmiş.

Bektaşîye göre ölüm bir rüyadan uyanıp hakıkatla birlikte yaşamaktır. Çünkü onun yüce Peygamberi; “insanlar uykudadır. Ölünce uyanırlar” diye buyurmuştur. Bu nedenle Kemal Ümmî:

“Ölüm âşıkların bayramıdır

Ogün o, canları Cânân’a [Allah’a] kurban eder.”

Son sözümüzü Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba’ya bırakalım. Çünkü O, çağımızın müceddidlerinden ve kamil insanlarından biri belki de birincisidir:

“Aşk ölümü öldürür, ölümsüzlüğü yaratır

Aşkta ölen, Azrail’de ölmez…

Aşktan doğar ve aşkta dipdiri olur.”

Canlar, Fakir yarın hastaneye yatıyorum. Kalıbım Fakîr’e itaat etmiyor, doktorlar ona bir ayar verecekler. Verirler mi vermezler mi? buna yanıt vermek olanağım yoktur. Bize düşen Hakk’tan gelene, yakınmasız uyum sağlamaktadır.

Şu kurala aynen uyuyorum, beni seven ya da sayanlara da uymalarını salık veririm. O zaman yaşamak güzeldir.

Sevgili canlar gücünüz yettiği kadar, en güzeline en namusluca yaşayın.

“Hoştur bana Sen’den [Tanrı’dan] gelen

Ya hilât ü yahut kefen

Ya taze gül yahut diken

Kahrı da hoş lütfuda…”

 İbrahim Tennûri

Hakk Erenler Hakk Yolu’ndan ayrılmayanın Sevgilisi ve Yardımcısı olsun

Saygılarımla

Şakir Keçeli Baba
______
 Aşığın hikâyesini durmaksızın feryat eden bülbüle değil, sessiz sedasız can veren pervanelere sor..
Ara
Cevapla


Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 2 Ziyaretçi