Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Mazlum Çimen'den Sivas Katliamı’nda öldürülen aydınların anısına “Usta Malı” albümü
#1
Mazlum Çimen tam yirmi beş yıl sonra Sivas’ın yıldönümünde Sivas Katliamı’nda öldürülen aydınların anısına “Usta Malı” albümünü çıkardı...

maxresdefault.jpg

Mazlum Çimen tam yirmi beş yıl sonra Sivas’ın yıldönümünde Sivas Katliamı’nda öldürülen aydınların anısına “Usta Malı” albümünü çıkardı. 

Albümde, Çimen’in kendi bestelerinin yanında babası Nesimi başta olmak üzere pek çok ustanın besteleri yer alıyor.

Mazlum, bugün onları yeniden yorumlayarak geleceğe güçlü bir “Alevi Deyişleri” mirası bırakmış durumda. 

Üstelik de şelpede uzmanlaşarak ustalara kendi yorumlarını sunuyor. Böylece yeni bir oğul, usta Çimen’le karşılaşıyoruz. 

“BÖYLE BİR ALBÜM YAPACAĞIM DİYE HİÇ DÜŞÜNMEMİŞTİM.”

Eren Aysan: Sevgili Mazlum, nereden bakarsan bak yirmi beş yıl… Taziyeler içinde geçen bir ömür... Geçtiğimiz günlerde Sivas’ta öldürülen aydınlarımıza yine aynı katliamda yitirdiğimiz Nesimi’ye, sevgili babana selam durarak çıkardın “Usta Malı”nı… Hem de, “Madımak 25. Yıl” amblemiyle… Nasıl bir serüven “Usta Malı”? Nasıl baş koydun albümü yapmaya?

Mazlum Çimen: Ne tuhaf! Aslında katliamın yaşandığı o ilk zamanlar yirmi beş yıl sonra böyle bir şey yapacağım diye düşünmemiştim. Ancak süreçte insan çaresiz kalıp bir çabanın içine girmek istiyor. Üstelik vurguladığın gibi uzun bir zaman dilimi geçti aradan. Yazar değilim, kitap yazamam. Benim işim müzik… Bir de babalarımız Pir Sultan Abdal şenliklerinde yakılınca aklıma deyişler geldi. Ve Nesimi’de olduğu gibi ritimsiz, kalıpsız, metronomsuz çalayım dedim. Daha evvel babamla çaldığım şelpeyi hiç çalışmalarımla kullanmamıştım. Ustalardan derlemelerle onlara ithaf etmeyi arzu ettim her bir eseri.

Bir de şunu vurgulayayım: Daha evvel de elime şelpeyi alabilirdim. Ama o zaman çalıp söylemeye başlasaydım; salt Nesimi’nin oğlu olarak kalırdım. İtiraf etmek isterim ki, öyle yetkinleşmeden şelpe çalmak acımı sömürmek gibi geldi. Önce kendi müziğimi yapıp tüm duygularla barışarak yeni eserlere imza atma çabasına girdim. Böylece duygum babamla birleşti.

Peki bu yirmi beş yıl içinde yalnız hisettiğin oldu mu kendini? Hani Sefil Kerem-i’den beste yapmışsın ya, “Yârin efkarından dostun gamına” diyor Sefil Kerem-i…

Sözünü ettiğin albümün açılış parçası… Birlikteydik ama yalnızdık, senin de yaşadığın gibi. Yalnızlaştırıldık belki de. Daha sonra kurduğumuz, ülkemizde öldürülen aydınların çocuklarının oluşturduğu Toplumsal Bellek Platformunda bir araya gelince kendimizi bulduk. Baktık ki hepimiz aynı yaraları taşıyoruz. Birbirimize sarılarak merhem olduk.

Çok iyi biliyorsun ki, 2 Temmuz’lar yaklaşınca telefonlar çalar. Bir tarihe odaklıdır her şey. Oysa geçen ömürde yaşadığımız büyük acı bir güne mahsus değil! Ben salt 2 Temmuz’larda aranmaktan ikrar ettim.

Üstelik; lanet olsun ki; 25 yıl sonra her şey hâlâ boşlukta…  Boşluğa düşüyorum ve çıkamıyorum oradan. Hala sezgimle ve vicdanımla algılayamıyorum. Anafor gibi içine çekildiğim boşluğun rengi de yok. Anlatılmaz.

Ayrıca bence 2 Temmuz’dan önce daha örgütlüydük. 93’ten sonra bu bitti. Birisi Alevi ise o solcu anlamına gelmiyor. Birisi solcu-aydın ise o mutlaka Alevileri seviyor anlamına da gelmiyor. Onu biz elbirliği ile yıktık. Kendi acımızı korumak için, hep Aleviler mi çekecek bu acıyı diye bir tavır alarak bunun da temeli beslendi zaten, çektik için kendimizi. 93’ten önce daha örgütlüydük biz. Eskiden “Aleviler bu toplumun sigortasıdır,” denirdi. Şimdi öyle bir şey yok. Çünkü önceden yine de güncelleşmeye yönelen bir tarafı vardı Alevilerin. Çünkü sen soldan koptun, kendini soldan çektin. Sen doğan gereği, tabiatın, maddenin gerçeği gereği sen zaten sen demokratsın. 93’ten önce solun içindeydi. Şimdi sigorta değilsin, çünkü sen o dönem risk yaratıyordun. Kendini güncelleyerek geliyordun. Halk ozanları, 68’lerden 80’lerin ortalarına kadar gelen halk ozanlara baktığımızda çoğu Alevi idi. Devinime, güzelliğe, aşka taşıyan eserler üretmediğin sürece kalırsın.

“KERBELA, HASAN, HÜSEYİN VE ALİ’DEN DIŞARI ÇIKAMADIK”

Neden albümün adı “Usta Malı”? Hani Halil Cibran, “Ben ustamın ustası, çırağımın çırağıyım” diyor ya. Eser sahibine sorulmaz ama yine de dışarıdan bakacağına inanıyorum: Böyle bir olgunluk var mı eserlerin gerisinde?

Olgunluk aldığın kültür ve felsefeyle ilgili. Ama biraz şöyle bir şey de var: Zaman içinde deyişler kirlendi. Deyim yerindeyse Araplaştı. Hatta arabeskleşti. Bir karanlığına girdi. Alevi müziği dediğimiz şey Alevi felsefesinin temeli olan doğa – insan - aşk üçgenidir. Oysa Alevi müziği, ülkenin muhafazakârlaşmasıyla İslam’ın içinde kayboldu. Arabesk söylemlere dönüştü. Şunun altını çizmek isterim: Kastettiğim müzikal bir olgu değil. Tematik bir yaklaşımı içine alarak söylüyorum. Daha çok sözdizimini... Son yıllarda yapılan Alevi eserlerine bakın, ucuzdur, basittir. Basit savunulabilen bir kavramdır ama basit diğer yandan ikilemli olan bir şey. Üstelik basiti yakalayabilmek çok zordur. Ama söylemeye çalıştığım, ucuzlatan basitlik anlayışı... Temeli oturmayan, ayağı havada kalan söylemler oluşmaya başladı.. Kerbela, Hasan, Hüseyin ve Ali’den dışarı çıkamadık. İnanılmaz bir yozlaşmanın içerisine girdik. Bir de üretim olmadan tüketime dayalı bir müzikal yapı oluşturulabilir mi? Üretmeden tüketiyoruz biz. Yeni eser ortaya koyan yok; derleme yapan yok. Kulaktan kulağa bilinenin peşine gittik. Birkaç isim duyduk, onların kapılarını çaldık. Onlar da bitti, yerine bir şey konmadı. Bu sefer bir parmak şarkı yarattık. Çünkü biri bir şey yarattı mı herkes aynı şeyi yapmaya başlarsa o arabeskleşmeye başlıyor zaten. Ve yerine biz temel noktalarımıza baktığımızda bizim eğitici, öğretici adı üstünde deyiş diyoruz, nefes diyoruz. Oysa aşktır mayamız. Ama biz şimdi aşkı göremiyoruz. Şu günlerde Alevi deyişlerinde, gerçi deyiş de diyemiyorum ben ona, Alevi müziğinde söylenen bir aşk görüyor muşunuz? Ya Hasan ya Hüseyin, Kerbela ya İmam ya Hızır… Bunlarla gitmiyor. Alevi deyişi bu mu? Bense bu noktalara savrulmadan yapacaksam ustalarla yapayım dedim. Elde kaynak kalmadı; bir anlamda kaynak oluşturma çabasına girdim.

Esat Korkmaz albüme ilişkin yazısında; “Sorun türkü okumak değil türkü düşünmektir. Çünkü ozan türkü düşündüren bir kimliktir!” diyor. Bu sözle albümü buluşturunca ne söylersin?

Bir türkünün neden yakıldığını bilmeyen nasıl söyleneceğini de bilemez. Bu çalışmaya da Esat Korkmaz’ın yazısı, sağ olsun, cuk oturuyor. Deyiş düşündürür; hayata dair ikazdır bir bakıma.

Albüm ayrıca dededen toruna uzanan bir köprü. Bir klasik müzikçi olarak Nesimi’nin torunu Saki nasıl bakıyor deyişlere?

Çok sıcak her birine… Dahası ondan beslenmeye başladı. Hatta pişti. Bir köprü ayağı olduğunu gördü dedesinin. Kaygusuz Abdal’dan Nesimi’ye uzanan…. Üstelik dedesine hayran yaşıyor. Öncelikli olarak ürettiği müziğe… Bir atölye çalışmasına dönüştü zamanla dedesi… Klasik müzik eğitiminden apayrı bir okul var karşısında. Düşünsene; kırık ritmlerle dolu; ölçü yok, kalıp yok… eş yok…. es yok… tamamen sezgisel… oysa klasik müzik öyle mi? Büyük bir disiplin farkı var ortada…Belki de bambaşka bir senteze ulaşıyor şimdi.

Deyişler bir anlamda el almakla ilgili. Sen peki bir usta olarak el verirken ne söylersin?

Usta değilim, yani sır bırakmış biri değilim henüz geleceğe… Yine de onore etti bu sözün beni. Hep düşünürüm; duygu ve sevgi bu müzikle nasıl buluştu? Ustanın el vermesi basit bir mantık değil. Ustalık; her şeyden önce yanında buluşan insanlarla aynı yolda yürüyüşe girmek demek. Bir süre sonra çırak da ustayı etkiler. Usta yeniden çıraklığa düşer.
______
 Aşığın hikâyesini durmaksızın feryat eden bülbüle değil, sessiz sedasız can veren pervanelere sor..
Ara
Cevapla


Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 1 Ziyaretçi