Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Emire’l-Müminin Ali’nin (A.S) Yaşamından Kesitler
#1
EMİRE’L-MÜMİNİN ALİ’NİN (a.s) HAYATINA KISA BİR BAKIŞ
İmam Ali (a.s) 30. Fil yılında, Recep ayının 13. günü Kâbe’de dünyaya geldi. Annesi Esed kızı Fatıma ve babası Ebu Talib’dir. Hicri 40 yılı, Ramazan ayının 21 de Küfe şehrinde şahadet mertebesine erdi. Mübarek türbesi Irak’ın Necef-i Eşref kentinde bulunmaktadır.

HZ. ALİ’NİN (a.s) YAŞAMINDAN KESİTLER
Müminlerin Emiri’nin (a.s) İslam Peygamberi’nin (s.a.a) Bi’setinden (Peygamber oluşundan) on yıl önce dünyaya gözlerini açtığı, İslam tarihi oluşurken bütün gelişmelerde Efendimiz Resulullah’ın yanında olduğu ve onun vefatından sonra otuz yıl yaşadığı dikkate alındığında, 63 yıllık ömrünü beş bölüme ayırabiliriz:

1- Doğumdan Peygamber’in Bi’setine kadar olan dönem.

2- Bi’setten Peygamber’in Medine’ye hicret edişine kadar olan dönem.

3- Peygamber’in vefatından kendi hilafetinin başlangıcına kadar olan dönem.

4- İmam Ali’nin halifelik dönemi.

1- DOĞUMDAN İSLAM PEYGAMBERİNİN Bİ’SE­TİNE KADAR OLAN DÖNEM
Yukarıda da değindiğimiz gibi eğer imam Ali’nin (a.s) yaşamını beş bölüme ayıracak olursak, ilk bölümünü, Peygamber’in Bi’setinden önceki yaşamı oluşturmaktadır. İmam’ın bu bölümdeki yaşam süresi on yılı geçmektedir. Çünkü İmam Ali (a.s) dünyaya gözlerini açtığı zaman Peygamber Efendimiz daha otuz

yaşında idi. Peygamberimiz kırk yaşında peygamberlikle görevlendirildiğine göre; İmam Ali, Peygamber’in bi’seti sırasında on yaşın üstünde değildi.

PEYGAMBERİN YANINDA
İmam Ali (a.s) ruhsal ve kişilik yapısının olgunlaştığı ve her türlü terbiyeye yatkın olduğu bu hassas dönemi Hz. Muhammed’in (s.a.a) evinde ve onun eğitimi altında geçirdi. İslam tarihçileri bu konuda şöyle yazarlar:

Bir ara Mekke’de büyük bir kuraklık ve kıtlık baş gösterdi. O sırada Peygamberin amcası Ebu Talib kalabalık bir ailenin geçimini sağlaması gerektiğinden, masrafların ağır yükü altında ezilmekteydi. Resul-i Ekrem (s.a.a) Haşimoğullarının en zenginlerinden olan diğer amcası Abbas’a, her birimiz Ebu Talip oğullarından birini evimize götürüp bakımını üstlenelim ki Ebu Talib’in aile yükü azalsın, önerisinde bulundu. Abbas kabul edince birlikte Ebu Talib’in yanın gidip konuyu kendisine açtılar. Bu öneriyi Ebu Talib’de kabul etti. Sonuçta; Abbas “Cafer’i ve Hz. Muhammed’de (s.a.a) Ali’yi alıp evlerine götürdüler. Böylece İmam Ali (a.s) efendimizin evinde iken (hayatının ilk yıllarında) Allah, habibini peygamberlikle görevlendirdi. İmam Ali (a.s) ise onu hemen tasdik edip Peygameri izlemeye koyuldu.(1)

İslam Peygamberi (s.a.a) Ali’yi (a.s) himayesine aldıktan sonra: İşte ben Hz. Muhammed (s.a.a) Allah’ın benim için seçtiğini seçtim, diye buyurdu.(2)

Abdü’l-Muttalib’in vefatından sonra çocukluk dönemini amcası Ebu Talib’in evinde geçirip onun kefaleti altında büyüdüğünden, onun evlatlarından birini yetiştirmek suretiyle amcasının ve onun karısı Esed kızı Fatıma’nın zahmetini telafi etmek istiyordu. Dolayısıyla Ebu Talip oğulları içinde Ali’yi (a.s) himayesine almak istemişti.

Ali (a.s) kendi halifeliği döneminde, “Kasıâ” hutbesinde eğitim dönemine değinerek şöyle buyuruyor:

“Siz (Peygamber’in son sahabeleri) benim Resu­lullah’a olan yakın akrabalığımı ve onun nezdinde olan özel mevkimi bilmektesiniz. Yine biliyorsunuz ki; henüz bir çocuk iken o beni kucaklayıp göğsüne bastırıyor ve beni yatağında yatırıyordu; öyle ki, ben onun vücuduna dokunuyor, hoş kokusunu duyuyordum. O yemeği elleriyle benim ağzıma koyuyordu.

Ben, annesinin peşinden giden çocuk gibi her yere onunla birlikte yürüyordum. Her gün, üstün faziletli ahlaklarından birini bana öğretiyordu. Ve bana: “Onu izlememi emrediyordu.”(3)

ALİ (a.s) HİRA MAĞARASINDA
Hz Muhammed (s.a.a) pey­gamberlikle görevlendirilmeden önce her yıl bir ay boyunca Hira(4) mağarasında ibadet ederdi. Bu süre içinde yanına bir yoksul uğrasa (efendimiz) gelir ve kendisine yemek verirdi. Evine gitmek istediği zaman ise önce Mescidü’l-Harama gidip yedi kere veya Allah ne kadar istese Allah’ın evini tavaf eder sonra evine dönerdi.(5)

Eldeki kanıtlar gösteriyor ki, Hz. Muhammed (s.a.a) Ali’ye (a.s) duyduğu aşırı inayetten dolayı (Hira mağarasında bulunduğu zamanlarda) bir ay içinde onu da kendisi ile birlikte Hira’ya götürüyordu.

Vahiy meleği ilk defa o mağarada efendimiz Hazretlerine nazil olup onu peygamberlik makamı ile şereflendirdiği zaman, Ali (a.s) da oradaydı. O gün, Hz. Muhammed’in (s.a.a) Hira da­ğında ibadetle meşgul olduğu ayın bir günü idi.

Ali (a.s) Kasiâ hutbesinde bu konuda şöyle buyuruyor:

“Peygamber her yıl Hira dağında ibadete koyulur ve onu benden başka kimse görmezdi... Hazretlerine vahiy indiği zaman şeytanın feryat sesini duydum; Allah’ın Resulü’ne, bu feryadın ne olduğunun sordum; Bu şeytanın feryadıdır, sebebi ise dünya yüzünde itaat edilmekten ümidini kesmesidir, Benim duyduğum sesi sen de duyuyorsun, benim gördüğümü sen de görüyorsun ama ne var ki sen Peygamber değilsin, (benim) hayır ve iyilik üzere vezirimsin, buyurdu”(6)

Gerçi bu sözler, Peygamberin Risalet görevini almasından sonra Hira’da ibadet ettiği dönemle ilgili gibi gözükmektedir. Fakat öncesi karineler ve Peygamberimizin genellikle Risalet görevinden önce Hira’da ibadet etmesinden, bu sözlerin İslam Peygamber’inin risaletinden önceki döneme ait olduğu anlaşılmaktadır. Her halükarda, Ali’nin (a.s) ruh temizliği ve Peygamber’in (s.a.a) yanında eğitim; çocukluğundan beri hassas bir kalp, etkili bir yüz ve duyarlı bir kulak ile normal insanların göremeyeceği şeyleri görmesine ve duyamayacağı sesleri duymasına sebep olmuştu.

Mûtezili İbni Ebi’l-Hadid Nehcü’l-Belağa şerhinde şöyle yazar:

“Sahih kitaplarında (kütübi sittede) rivayet edilmektedir ki; Cebrail ilk defa Peygambere nazil olup onu peygamberlik makamı ile şereflendirdiği zaman Ali’de (a.s) İslâm Peygamber’inin yanında idi.”(7)

İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“İmam Ali (a.s) İslam Peygamberinin risaletinden önce Peygamberin yanında Nübüvvet nurunu görmekte ve meleğin sesini duymaktaydı. İslâm Peygamberi (s.a.a) kendisine: “Eğer ben peygamberlerin sonuncusu olmasaydım, sen peygamberlik makamına layıktın. Ama sen benim varisimsin, velilerin efendisi ve takvalıların liderisin” diye buyurmuştur.”(8)

2- Bİ’SETTEN PEYGAMBERİN HİCRETİNE KA­DAR
İmam Ali’nin (a.s) hayatının ikinci bölümünü Bi’set’ten Hicret’e kadar olan dönem oluşturmaktadır. Bu dönem on üç yıldan ibarettir. İmam Ali (a.s) bu dönemde İslam’ın ilerleme kaydetmesi için bir takım hizmetler sunmuştur.  Parlak ve etkili çabaları, önemli girişimleri olmuş, büyük hizmetler sunmuştur. İslam tarihinden O’ndan başka kimseye nasip olmayan faziletleri vardır. Böyle yüce bir şeref, onu başkalarından ayırmaktadır.

İLK İMAN EDEN
İmam Ali (a.s) açısından bu dönemin önemi; herkesten önce İslam’ı kabul etmesi ve gönül verdiği dine ilk adımı atmış olmasıdır. Daha doğru bir değişle; eskiden beri içinde taşıdığı İslamı dışa vurması, dile getirmesidir. Çünkü Ali (a.s) çocukluğundan beri tek Allah’a ibadet etmekteydi.(9) İslamı kabul etmesi putperestlikten vazgeçmesi anlamına gelmiyordu. Zira o, hiçbir zaman putlara tapmamıştı. Fakat bildiğiniz gibi Peygamberimizin diğer sahabeleri böyle değildi.

İslamiyeti ilk kabul etmiş olmak, Kuran-ı Kerim’in üzerinde durduğu bir değerdir. İslamiyeti kabul etmede ön ayak olanların Allah katında üstün bir değere sahip olduğunu Kurân-ı Kerim şu sözleriyle beyan etmektedir: “... Ve bir de ileri geçenler ki herkesi geçmişlerdir, onlardır mabutlarına yaklaştırılanlar”(10)

Kurân-ı Kerim “İslam dinine diğerlerinden önce inanma” hususuna özel bir teveccüh göstermiştir. Hatta Mekke’nin fethinden önce iman edenleri, can ve mallarını Allah yolunda verenleri; Müslümanların Mekke’yi fethetmesinden sonra, iman edip cihat edenlerden üstün saymıştır. Hal böyle iken hicretten önce ve İslam’ın ortaya çıktığı ilk yıllarda Müslüman olanlar elbette ki çok daha üstündürler. Nitekim Kuran-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

“... Sizden, fetihten önce mallarını harcayan ve savaşan, başkalarıyla bir değildir; onların, fetihten sonra mallarını harcayan ve savaşanlara karşı, derece bakımından pek büyük üstünlükleri var; ve hepsine de Allah güzel mükâfatlar vaadetmiştir...” (11)

Müslümanların (Hicri sekizinci yılda vuku bulan) Mekke’nin fethinden önce iman etmelerinin daha üstün olmasının sebebi, şudur:

Mekke’de Müslüman olanlar; İslam dini, Arap yarımadasında gücünün doruğuna erişmeden, Mekke putperestlerin güçlü bir merkezi iken İslam dinini kabulenmişlerdi. Birçok tehlike her taraftan Müslümanların canlarına ve mallarına yönelmişken iman etmişlerdi. Elbette Müslümanlar Medine’ye hicret ettikten, Avs, Hazrec ve Medine çevresinden bazı kabilelerin İslamiyeti kabul etmesinden sonra nispeten daha güvende oldular ve İslamiyet daha süratli ilerlemeye başladı. Birçok savaşta galip oluyorlardı. Ama tehlike daha geçmemişti. Buna göre; böyle bir ortamda iman edip can ve malını feda etmenin özel bir değeri olmakla birlikte; Peygamberin ilk daveti sırasında güç Kureyş ve putperestlerin elinde iken (her an can ve mal tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorken) iman etmenin çok daha üstün değeri olacağı kuşkusuzdur. Bu nedenle İslam dinini kabul etmede öne geçmiş olmak, Peygamber sahabeleri arasında önemli iftiharlardan biri sayılmaktaydı.

Bu açıklama ile İmam Ali’nin (a.s) İslam’ı izhar etmede öncü olmasının değer ölçüsü daha iyi anlaşılmaktadır.

İMAM ALİ’NİN (a.s) İLK MÜSLÜMAN OLDUĞUNA DAİR DELİLLERİ
İmam Ali’nin (a.s) İslâm’ı kabul eden ilk kişi olduğuna dair İslami kaynaklarda yer alan deliller, bu kitabımıza sığmayacak kadar çoktur. Örnek olarak sadece bir kaç tanesini zikredeceğiz.

1) Herkesten önce, İslam Peygamberi’nin (s.a.a) bizzat kendisi İmam Ali’nin (a.s) öncü olduğunu açıklamış ve bir grup ashabının yanında şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet günü Kevser havuzu başında bana ilk kavuşanınız, İslam’ı herkesten önce kabul eden Ali b. Ebu Talib olacaktır.”(12)

2) Alimler ve Muhaddisler şöyle aktarmışlardır:

Hz. Muhammed (s.a.a) pazartesi günü peygamber­liğe seçildi. Ali (a.s) ertesi gün (Salı) günü Peygamberle birlikle namaz kıldı.(13)

3) İmam Ali (a.s) “kasıa” hutbesinde şöyle buyurmaktadır:

“O gün İslam, Peygamber ve Hatice’den başkasının yanında duyulmamıştı ben ise onların üçüncüsü idim Risalet ve vahiy nurunu görüyor ve Nübüvvet tortusunu alıyordum.”(14)

4) İmam Ali (a.s) İslam’da ilk oluşumu başka bir yerde şöyle dile getirmektedir:

“Allah’ım sana ilk dönen, mesajını ilk duyan ve Peygamberin davetine ilk icabet eden benim ve İslam Peygamber’i hariç benden önce namaz kılan olmamıştır.(15)

5) İmam Ali (a.s) buyuruyor ki:

“Ben Allah’ın kulu, Peygamber’in kardeşi ve Sıddık-ı Ekberim. Bu sözü benden sonra iftiracı yalancıdan başkası söylemez. Ben halktan yedi yıl önce Resulullah ile birlikte namaz kılıyordum.”(16)

6) Ufeyf b. Kaysi’nini Kendisi şöyle aktarıyor:

Ben cahiliyet döneminde ettar (esans tüccarı) idim. Bir seferinde ticaret için Mekke’ye gitmiş ve büyük Mekke Tacirlerinden olan Abbas’a misafir olmuştum. O sırada Mescidü’l Haram’da Abbas ile birlikte oturuyorken, güneşin doruğa yükseldiği bir vakitte yüzü ay gibi nurlu olan bir genç Mescid’e geldi. Gökyüzüne bakıp Kâbe’ye doğru durarak namaz kılmaya başladı. Hemen peşinden güzel yüzlü bir delikanlı kendisine yaklaşıp sağ tarafında durdu, sonra örtünmüş olan bir kadın gelip ikisinin arkasında yerini aldı. Her üçü birlikte namaza koyulup rüku ve secde etmeğe başladılar.

Ben (Putperest merkezinde üç kişinin putperestlik dışında başka bir dine inandıklarını görünce) şaşırdım. Abbas’a dönerek, büyük bir olay, Dedim. Bu sözü oda yineledi. Sonra ekledi; bu üç kişiyi tanımıyor musun? Hayır! dedim. İlk önce gelip ikisinin önünde duran kardeşimin Abdullah’ın oğlu Muhammed’dir. İkincisi diğer kardeşimin Ebu Talib’in oğlu Ali’dir. Üçüncüsü ise Muhammed’in eşidir. O, dinin Allah’tan geldiğini iddia etmektedir. Yeryüzünde bu üçünden başka bu dine inanan yoktur.”(17)

Bu olaydan açıkça anlaşılmaktadır ki, İslam Peygamber’inin ilk daveti sırasında sadece Ali ve Hatice kendisine iman etmişlerdi.

PEYGAMBERİN AİLESİ VE KORUYUCUSU
İslam Peygamberi üç yıl boyunca genel davetten sakınıyordu. Sadece özel temaslarla, davet kabul edebileceklerini hissettiği kişileri İslam’a davet ediyordu.

Üç yıl sonra vahiy meleği nazil olarak, Peygamber’e, yakın akrabalarından başlayarak insanları Allah’ın dinine davet etmesi emrini iletti. Allah’ın emri şöyle idi:

“Ve en yakın hısımlarını (Allah’ın azabına karşı) korkut. İnananlardan sana uyanlara karşı (sevgi) kanadını indir, mütevazı ol, Sana isyan ederlerse (karşı gelirlerse) de ki: şüphe yok ki ben sizin yaptıklarınızdan uzağım”(18)

Genel davete, başlama noktası olarak yakın akrabalarını davet ederek başlamayı seçmesinin sebebi: İlahi veya beşeri bir liderin yakınları ona inanıp izlemezlerse, yabancılara karşı etkili olması çok güçtür. Zira yakınları onun sırlarını, iyi ve kötü yanlarını herkesten iyi bilmektedirler. Bu nedenle onların iman etmesi risaletinin (görevinin) doğruluğunun belirtisi sayılmaktadır. Bu nedenle İslam Peygamberi niye Ali’ye (a.s) Haşim oğullarının ileri gelenlerinden kırk beş kişiyi öyle yemeğine davet etmesini ve yemek olarak da etkili bir yemek ve süt hazırlamasını emretti?

Konuklar vakit gelince Peygamberin huzuruna vardılar. Yemek yenildikten sonra Peygamberin amcası “Ebu Leheb” kendine has tavrıyla toplantının seyrini değiştirdi ve sonuç alınmadan meclis dağıldı. Konuklar yemeklerini yiyip süt içtikten sonra Peygamberin evinden ayrıldılar Efendimiz ertesi gün yeniden yemekli bir toplandı yapmaya ve Ebu Leheb dışında hepsini davet etmeğe karar verdi. İmam Ali (a.s) yine Peygamber’in emriyle yemek ve süt hazırlatıp Haşimoğul­ları’nın ileri gelenlerini yemeğe ve Peygamber’i dinlemeğe davet etti. Tüm konuklar verilen zamanda hazır bulundular ve yemek yenildikten sonra efendimiz sözlerine şöyle başladı:

“Hiç kimse kendi halkına, benim size getirdiğimden daha iyisini getirmemiştir. Ben sizin için dünya ve ahiret iyiliğini getirdim. Allah bana, sizi, O’nun birliğine ve kendi peygamberliğime inanmaya davet etmemi emretmiştir. Sizden hanginiz bana bu yolda yardım ederse benim kardeşim, vezirim ve içinizdeki temsilcim olacaktır.”

Bu sözleri söyledikten sonra içlerinden hangisinin bu çağrıya uyup yanıt vereceğini görmek için bir süre sustu. Bu sırada meclis şaşkın bir sissizliğe gömülmüş, herkes başını öne eğmiş derin bir düşünceye dalmıştı.

O gün daha on beş yaşını doldurmamış olan Ali (sessizliğin içinden) aniden ayağa kalkarak Peygamber’e döndü:

“Ey Allah’ın Resulü ben bu yolda sana yardım edeceğim” diyerek fedakârlık antlaşmasını pekiştirmek için elini efendimize uzattı. Peygamber Ali’ye oturmasını emrederek sözlerini tekrarladı. Yine Ali ayağa kalkıp buna hazır olduğunu duyurdu.

Bu kez Peygamber yine oturmasını emretti. Peygamberin davetini üçüncü tekrarlayışında da yine Ali’den başka yanıtlayan olmadı. Sadece o, ayağa kalkıp Peygamber’in mukaddes hedefini desteklediğini İlan etti. Peygamber Ali’nin elini sıkarak Haşim oğullarına hitaben Ali hakkında tarihi sözünü buyurdu:

“Ey yakınlarım ve akrabalarım! Bundan sonra Ali kardeşim, vasim ve sizin içinizde halifemdir.”(19)

Böylece İslam Peygamber’inin ilk varisi, en son ilahi elçi tarafından, daha birkaç kişi risaletine iman ettiği bir zamanda tayin edilmiş oldu.

Peygamber’in en yakın akrabalarına; ben Allah’ın Resulüyüm diyerek peygamberliğini ilan ettiği gün, hemen peşinden Ali benim vasim ve halifemdir buyurarak Ali’nin imamlığını ilan etmesiyle, imametin İslam’daki makamı ve konumunu daha açık bir şekilde anlamış oluruz. Bundan da anlaşılmaktadır ki; bu iki makam birbirinden ayrı değildir ve imamet, risaletin tamamlayıcısıdır.

BÜYÜK FEDAKÂRLIK
Bi’set’in on üçüncü yılında Zilhicce ayının on üçünde Peygamber ve Yesrib halkı arasında bir anlaşma yapıldı. Buna göre Peygamber’i şehirlerine davet ettiler ve onu koruma ve destek sözü verdikler. Buna “İkinci Akabe Anlaşması” denir. O gecenin ertesi günü Müslümanlar yavaş yavaş Yesrib’e hicret etmeğe başladılar.

Kureyş’in ileri gelenleri, Yesrib’de İslam davetini yaymak için yeni bir karargâh oluşturulduğunu anlamışlardı. Bu nedenle tehlikede olduklarını hissediyorlardı. Çünkü onca yıl Peygamber ve izleyicilerine eziyet ettikten sonra Peygamber’in intikam alabileceğinden, savaşmasa bile, Kureyş’in Medine kenarından geçen Şam ticaret yolunu tehdit edebileceğinden korkuyorlardı. Böyle bir tehlikeyi önlemek için bi’set’in on dördünde sefer ayının sonunda “Daru’n-Nüd ve”de (Mekke şura Meclisi binası) toplanıp çareler düşünmeye koyuldular. Bu toplantıda bazıları, Peygamber’in sürgün edilmesi veya hapsedilmesini önerdiyseler de, bu öneri reddedildi. Sonunda onu öldürmeğe karar verdiler. Ama Peygamber’i öldürmek pek kolay değildi, Haşim oğulları sessiz kalmayıp intikam almaya kalkışabilirdi. Dolayısıyla her kabileden bir gencin seçilerek, gece Muhammed’in (s.a.a) evine baskın yapıp onun yatakta öldürülmesini karara verdiler. Bu durumda katil bir kişi olmayacağından, Haşim oğulları, bütün kabilelerle savaşmaya güçleri yetmeyeceği için mecburen kan parası almak zorunda kalacaklardı. Böylece İslâm macerası da son bulacaktı. Kureyş bu planı uygulamak için Rebiü’l-Evvel ayının ilk gecesini seçti.

Yüce Allah daha sonra onların her üç planını da hatırlatarak şöyle buyuruyor:

“Hani bir zamanlar, kâfir olanlar, seni bağlayıp hapsetmek, yahut öldürmek, yahut da yurdundan çıkarmak için düzenlere başvurmuşlardı, bu düzeni kurarken Allah’ta düzenlerini bozuyordu ve Allah hilekarları cezalandıranların en hayırlısıdır.”(20)

Kureyş’in bu kararından sonra, vahiy meleği Peygamber’i durumdan haberdar edip, Mekke’den Yesrib’e doğru hareket emrini iletti.

Burada Peygamber, düşman planını bozmak ve şehirden çıkabilmek için “iz kaybetme” yönteminden faydalandı. Bu nedenle, cesur ve fedakâr bir kişinin gece Peygamber’in yatağında yatması gerekiyordu. Düşman, evine saldırdığında Peygamber’in yatağında uyuduğunu sanarak evini gözetleyip, yolları kontrol etmezlerdi. Böyle bir kişi Ali’den başkası değildi.

Bunun üzerine Peygamber Kureyş ileri gelenlerinin planını Ali’ye anlatıp buyurdu ki:

“Bu gece benim yatağımda yat ve her gece üzerime örttüğüm yeşil örtüyü üzerine ört ki; benim yatağımda uyuduğumu sansınlar.”

İmam Ali (a.s) da öyle yaptı. Kureyş memurları, Peygamber’in evini akşamdan çembere aldılar. Sabah olduğunda kılıçlarını çekerek eve saldırdıklarında Peygamber’in yatağında Ali’yi buldular.

Planlarının yüz de yüz başarılı olacağını sananlar Ali’yi görünce şaşırıp kaldılar. Daha şaşkınlıklarını üzerlerinden atmadan, Muhammed nerede, diye sordular. Ali sakin bir şekilde: “Onu bana mı teslim etmiştiniz ki, bana soruyorsunuz, ona öyle davrandınız ki evini terketmek zorunda kaldı” dedi.

Bu sırada Ali’nin (a.s) üzerine saldırıp yakaladılar. Taberi’nin dediğine göre; Ali’ye eziyet ettiler. Sürükleyerek Mescidü’l-Haram’a götürdüler ve bir süre tuttuktan sonra da serbest bıraktılar.

Medine yönünde Peygamber’i izlemeğe koyuldular. O sırada Peygamber “Sur” mağarasında saklanıyordu.(21) Kuran-ı Kerim Ali’nin (a.s) bu büyük fedakârlığına ölümsüzlük bahşederek onu şu ayet-i şerife ile Allah yolunda canlarını feda edenlerden birisi olarak tanıtmıştır:

“İnsanların öylesi de var ki (Ali gibi Hic­ret gecesi, Peygamber’in yatağında yatmak suretiyle) Allah rızasına nail olmak için adeta kendisini satar, Allah rızasını alır. Allah kullarını pek esirger.”(22)

Müfessirler, bu ayetin İmam Ali’nin (a.s) bu büyük fedakârlığı hakkında Mebiyt (gecesi) nazil olduğunu söylerler.(23)

İmam Hazretlerinin kendisi de ikinci halifeden sonra, kurulan altı kişilik Şura da, Şura üyelerine karşı bu üstün faziletini öne sürerek şöyle buyuruyor:

“Sizi Allah’a yemin veriyorum söyleyin; Peygamber’in “Sur” mağarasına yöneldiği o tehlikeli gecede vücudunu belaya siper ederek (efendimizin) yatağında yatan benden başkası mıydı?”

Hepsi: Senden başkası değildi, dediler.(24)
______
 Aşığın hikâyesini durmaksızın feryat eden bülbüle değil, sessiz sedasız can veren pervanelere sor..
Ara
Cevapla
#2
3- HİCRETTEN PEYGAMBERİN VEFATINA KA­DAR
İmam Ali (a.s) Peygamber’in (s.a.a) kardeşi:

İslami kardeşlik ve kardeşlik bağı İslam dininin sosyal ilkelerinden biridir. İslam Peygamber’i çeşitli zamanlarda bu bağı kurup sağlamlaştırmaya özen göstermiştir. Peygamberimiz Medine’ye geldikten sonra, ensar ile muhacirler arasında kardeşlik antlaşması yaptırdı. Bu amaçla, Müslümanlar’ın bir araya toplandığı bir gün ayağa kalkarak buyurdu ki:

- “Allah yolunda ikişer, ikişer kardeş olun!”

Bunun üzerine Müslümanlar ikişer, ikişer birbirlerinin kardeşi olarak el sıkıştılar ve böylece aralarındaki birlik ve bağlılık pekişmiş oldu.

Elbette bu antlaşmada, kişilerin birbiriyle uyumuna, iman, fazilet ve İslami şahsiyet açısından denkliklerine riayet edilmişti. Öyle ki birbiriyle kardeş olanlar göz önüne alındığında bu husus apaçık görülmektedir.

Hazırda bulunanların her birisi için kardeş belirlendikten sonra Ali (a.s) yalnız kalmıştı. Efendimize dönerek:

- Beni kimseyle kardeş etmedin, dedi.

Peygamber (s.a.a)efendimiz de şöyle buyurdu:

- Sen her iki dünyada benim kardeşimsin, buyurarak(25)) Ali ile kendisi arasında kardeşlik akdi okudu.(26)

Bu konu, İmam Ali’nin (a.s) fazilet ve azametinin ölçüsünü, açıkça göstermektedir. Ayrıca onun Resulullah’a ne kadar yakın olduğu da anlaşılmaktadır.

SAVAŞ CEPHELERİNDE
İmam Ali’nin (a.s) hicretten, Peygamber’in (s.a.a) vefatına kadar olan yaşamı; çok sayıda olayları, özellikle İmam’ın savaş cephelerinde gösterdiği büyük kahramanlıklar ve olağanüstü fedakarlıkları kapsamaktadır. İslam Peygamber’i Medine’ye hicret ettikten sonra, Yahudiler, müşrikler ve isyancılarla yirmi yedi “Gaz­ve”si(27)) olmuştur. İmam Ali (a.s) bunlardan yirmi altısına katılmış, sadece “Tebük” gazvesine katılmayıp münafıkların Peygamber’in yokluğunda İslamı hükümeti merkezinde olay çıkaracakları korkusu olduğu için Peygamber’in emriyle Medine’de kalmıştı. Bu gazvelerin hepsini yazmaya kalkışırsak kitabımıza sığması mümkün değildir. Dolayısıyla sadece İmam Ali’nin (a.s) çok önemli kahramanlık sergilediği dört büyük cihadı örnek olarak aşağıda sunuyoruz:

A- Bedir Savaşında
Biliyoruz ki, Bedir savaşı Müslümanlarla müşrikler arasında vuku bulan tam teşekküllü bir savaştı. Bu nedenle taraflar arasında ilk askeri deneyimdi ve taraflardan birisinin savaşta zafer kazanması çok önemliydi.

Bu savaş hicretin ikinci yılında vuku buldu. İslam Peygamber’i o yıl, Kureyş ticaret kervanının İslam’ın en eski düşmanı Ebu Süfyan başkanlığında Şam’dan Mekke’ye dönmekte olduğunu haber almıştı. Kervan güzergâhı Medine yakınından geçtiği için, İslam Peygamber’i muhacirler ve ensardan oluşan 313 kişi ile Kervanı ele geçirmek için Bedir’e hareket etti.

Peygamberin bu hareketten amacı Kureyş’e; Kervan yolunun güçlü İslam kuvvetlerinin elinde olduğunun anlatmaktı. Onlar İslam’ın yayılmasını önleyecek ve Müslümanlar’ın özgürlüğünü kısıtlayacak olurlarsa, ekonomilerinin hayat damarı İslam birliklerince kesilecekti.

Diğer taraftan Ebu Süfyan Müslümanlar’ın hareketini haber alınca, kızıl deniz kıyılarından sapma bir yol seçerek kervanı tehlike bölgesinden uzaklaştırdı. Aynı zamanda da Mekke’deki Kureyş ileri gelenlerinden yardım istedi.

Ebu Süfyan’ın yardım istemesi üzerine, Kureyş Savaşçılarından 950 ila 1000 savaşçı Medine’ye doğru hareket etti. Ramazan ayının on yedisinde müşrikler, müslümanlarla karşı karşıya geldiler. Sayıları Müslümanlar’ın üç katı idi.

Savaşın başında; Kureyş silahşörlerinden, baştan ayağa silahlı “Utbe” (Ebu Süfyan’ın eşi Hinde’in babası). “Şeybe “ (Utbe’nin büyük kardeşi) ve “Velit” (Utbe’nin oğlu) isminde üç kişi, haykırışlarla savaş meydanının tam ortasına gelip kendilerine eş değer savaşçılar istediler. Ensardan üç silahşör onlarla savaşmak için meydana çıkıp kendilerini tanıttılar. Kureyş yiğitleri onlarla savaşmak istemeyip şöyle haykırdılar:

“Ey Muhammed! Kavmimizden Şanımıza uygun kişileri karşımıza gönder!”

Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), Ubeyde b. Haris b. Abdü’l-Muttalib, Hamza b. Abdü’l-Muttalib ve Ali’nin (a.s) bu üç kişinin karşısına çıkmalarını emretti. Üç yiğit mücahit, savaş meydanına çıkıp kendilerini tanıttılar. Hamza Şeybe ile, Ubeyde Utbe ile ve içlerinde en genci olan Ali Muaviye”nin dayısı Velit ile karşılaştı ve göğüs göğse savaş başladı. Hamza ve Ali rakiplerini hemen cehenneme vasıl ederek saf dışı bıraktılar. Ama Ubeyde ile Utbe civarında karşılıklı saldırılar devam ediyor hiç birisi diğerini yenemiyordu. Bu nedenle Ali ve Hamza rakiplerini saf dışı ettikten sonra Ubeyde’nin yardımına koşup Utbe’yi de cehenneme vasil ettiler.(28)

Ali (a.s) sonraları Muaviye’ye yazdığı bir mektup da bu olaya şöyle değinmiştir:

“... Bir savaşta deden Utbe’ye dayın Velit’e ve kar­deşin Hanzele’ye indirdiğim kılıç şimdi yanımdadır.”(29)

Üç büyük İslam kahramanının, Kureyş silahşörlerini yenmesi, şirk ordusu komutanlarının ruhiyesini bozmuştu. Topyekûn savaş başladı ve şirk ordusunun ağır yenilgisiyle sonuçlandı. Öyle ki; yetmiş kişi esir oldu...

Bu savaşta öldürülenlerin yarısından fazlası Ali’nin kılıcı ile yere serilmişti.

Merhum Şeyh Müfid, el-İrşad kitabında, Bedir savaşında ölenlerden otuz altısını bizzat isimleriyle zikrederek: “Sünni ve Şia ravilerinin, bunların bizzat Ali b. Ebu Talib (a.s) tarafından öldürüldüklerinde ittifakı vardır. Veya Ali onların öldürülmesinde başkalarıyla birlikte şirket etmiştir.”(30)) demiştir.

B- Uhud Cephesinde Eşsiz Yiğitlik
Kureyş ruhiyesi, Bedir savaşında aldıkları yenilgiyle kötü bir şekilde bozulmuş, kaybettiklerinin intikamını almak ve bu yenilgiyi telafi etmek için güçlü ve mücahit bir orduyla Medine’ye saldırı kararı almıştı.

İslam Peygamber’i Kureyş’in kararından haberdar olunca, düşmana karşı koymak için “Askeri Şûra” oluşturdu. Müslümanlardan bazıları; İslam ordusunun Medine dışına çıkarak düşmanla şehir dışında savaşmalarının daha iyi olacağını önerdiler.

Peygamber bin kişi ile Medine’den ayrılarak şehrin kuzeyindeki Uhud dağına doğru yola çıktı. Meşhur münafık Abdullah b. Übeyy taraftarlarından üç yüz kişi, (Uhud’a doğru) hareket esnasında efendilerinin tahrikine kapılarak Medine’ye geri döndüler. Böylece, İslam kuvvetlerinin sayısı yedi yüz kişiye düştü. Hicretin üçüncü yılı Şevval ayının yedinci gününün sabahı, Uhud dağı eteklerinde iki ordu karşılıklı saf oluşturdular.

İslam Peygamber’i, savaş başlamadan önce, askeri açıdan savaş meydanını incelerken, savaş tam kızıştığı sırada düşmanın müslümanlara arkadan saldırabileceği stratejik bir noktayı farketti. Tedbir alarak, düşmanın o noktadan sızmasını önlemek için “Abdul­lah b. Cubeyr” adında bir savaşçısını, elli okçuyla bu stratejik tepeye yerleştirerek: Müslümanlar yense de yenilse de hiçbir şekilde bu hassas noktayı terk etmemelerini emretti.

Diğer taraftan, o zamanki savaşlarda bayrağı taşıyan kişinin önemli rolü vardı, bu nedenle bayrağı daima, yiğit ve güçlü kişilere teslim ederlerdi. Bayraktarın direnişi ve bayrağın savaş alanında dalgalanması savaşçılara cesaret veriyordu. Bayraktar ölüp de bayrak düşünce savaşçıların ruhunda büyük bir sarsıntı meydana geliyordu. Bu husus göz önüne alınarak, savaş başlamadan önce en yiğit savaşçılardan birkaçı, bayraktar olarak tayin ediliyordu.

Bu savaşta da Kureyş bu önemli hususu dikkate alarak yiğitlikleriyle tanınan “Beni Abdu’d-Der” kabilesinden birkaç kişiyi bayraktar olarak seçmişti. Ama savaş başladıktan sonra, bu bayraktarlar birbiri ardınca İmam Ali’nin (a.s) güçlü elleriyle öldürülüp, bayrak peş peşe yere düşünce, Kureyş ordusu ruhsal sarsıntıya uğramış kaçmaya başlamışlardı.

İmam Cafer Sadık’ın (a.s) bununla ilgili şöyle buyurduğu aktarılmıştır:

- “Uhud savaşında Şirk ordusunun bayraktarları dokuz kişiydi. Hepside Ali’nin (a.s) güçlü elleriyle helak oldular.”(31)

İbni Esir’de diyor ki:

- “Kureyş’in bayraktarlarını (yere sererek) yenen kişi Ali (a.s) idi.”(32)

Merhum Şeyh Sâduk’ın rivayetine göre: Halife Ömer’in, vefatından sonra halife seçmeleri için tayin ettiği altı kişilik şurada, Ali yaptığı konuşmalarda, bu konum üzerinde durarak şöyle buyurmuştur:

“... Allah aşkına söyleyin, içinizde benden başka (Uhud savaşında) Beni Abdu’d-Dar bayraktarlarından dokuz kişiyi öldüren birisi var mıdır?!...”

İmam sözlerini şöyle sürdürdü:

“... Bu kişi öldürüldükten sonra, pek büyük gövdesi olan “Sevâb” adındaki köleleri savaş alanına girerek, ağzından köpük saçıp, gözleri kan çanağına dönmüş bir halde: “Efendilerimin intikamı için Muham­med’den başkasını öldürmem, diye haykırırken, Sizler (korkudan) hemen çekilmediniz mi? Ama ben onunla savaştım, karşılıklı vuruştuk ve ona öyle bir darbe indirdim ki belinden ikiye ayrıldı.”

Şura üyeleri, Ali’nin (a.s) sözlerinin tamamını doğruladılar.(33)

Kureyş ordusu bozguna uğradı, Abdullah b. Ubeyr komutasındakiler bu durumu görünce ganimet toplamak amacıyla, tuttukları stratejik noktayı terket­mek istediler. Abdullah, Peygamber’in açık emrini onlara (bağıra bağıra) hatırlattıysa da fayda etmedi. Kırk kişiden fazlası ganimet toplamak amacıyla tepeden uzaklaşırken, Abdullah on kişiden az bir kuvvetle orada kaldı.

Bu sırada okçu birliği ile pusuda bekleyen Halid b. Velit, bu fırsattan istifade ederek atağa geçti. Abdullah ve askerlerini öldürüp, arkadan saldırdı. Tam bu sırada, bayrakları “Amre b. Alkeme” adında Kureyşli bir kadının ellerinde yükseldi.

Bu kadın, Kureyş askerlerini teşvik ve tahrik etmek için savaş meydanına gelen kadınlardan biriydi.

Bu andan itibaren savaşın seyri tam tersine dönüştü. Müslümanların savaş düzeni bozulmuş, saflar dağılmış, askerlerin komutanlarıyla ilişkileri kesilmiş ve Müslümanlar yenilmişlerdi. Bu savaşla, aralarında Hamza b. Abdü’l Muttalib ve İslam ordusu bayraktarlarından Mus’ab b. Umeyr’inde bulunduğu yetmiş kişiden fazla Müslüman mücahit şehit oldu.

Diğer taraftan, savaş meydanında, düşman tarafından İslam Peygamber’inin öldürüldüğü haberi yayınlanmış, Müslümanlardan birçoğunun morali bozulmuş, ruhiyesi sarsılmış şirk ordusunun yeni bir askeri baskısıyla, Müslümanlar’ın tamamına yakını dağılarak geri çekilmişlerdi. Savaş alanında parmakla sayılacak kadar az bir kişi kalmıştı. Peygamberin çevresinde İslam tarihinde dönüm noktası sayılacak kritik anlar yaşanıyordu.

İşte burada Ali’nin (a.s) ne kadar önemli bir rol üstlendiği ortaya çıkmaktadır. O, eşsiz bir yiğitti ve cesaretle Peygamber’in yanı başında kılıç sallayarak, müşriklerin dalga dalga akınları karşısında yüce İslam Peygamberini koruyordu.

İbn-i esir tarihinde şöyle yazıyor:

“İslam Peygamber’i, saldırmak üzere olan bir müşrik grubu görünce Ali’ye: “Onlara saldır!” diye buyurdu. Ali Peygamberin emri gereği onlara saldırdı. Bir kaçını öldürerek bozguna uğrattı. Peygamber başka bir grubu gördü ve Ali’ye, “Saldır onlara!” diye emir verdi. Ali üzerlerine saldırıp bir kısmını öldürdü bir kısmını da devre dışı bıraktı. Bu sırada vahiy meleği, Peygambere: “Bu Ali’nin gösterdiği fedakârlıkların en üstünüdür, deyince, Resulullah: O benden, ben de ondanım, diye buyurdu. O anda gökten “Ali gibi kahraman, Zülfikar gibi kılıç yoktur!” nidası duyuluyordu”(34)

İbn-i Ebi’l-Hadid de şöyle yazıyor:

“Peygamber sahabelerinin çoğu (savaşlarından) kaçarken düşman birliklerinin Peygamber’e doğru akınları giderek artıyordu. “Beni Kenane” kabilesinden bir grup ve içlerinde, namlı dört kahraman bulunduran “Beni Abdü Menaf” kabilesinden bir grup Peygamber’e doğru saldırıya geçtiler. Peygamber: “Bunları defet!” buyurdu. Piyade olarak savaşan Ali (Toplam) elli kişi olan gruba saldırıp bozguna uğrattı. Onlar bir kaç kere toparlanıp saldırıya geçtiler, her defasında Ali, saldırılarını geri püskürtü. Bu saldırılarda ünlü dört kahraman ve on kişi daha Ali’nin güçlü elleriyle öldürüldü.

Cebrail, Resulullah’a: “Gerçekten Ali pek yiğitlik gösteriyor. Melekler onun yiğitliğine şaşmaktadırlar.” dedi. Resulullah (s.a.a): “Neden olmasın, o bendendir ben de ondanım” diye buyurdu. Cebrail de “Ben de sizdenim” dedi. O gün gök tarafından bir sesin devamlı:

“Ali gibi kahraman, Zülfikar gibi kılıç yoktur” diye sürekli nida verdiği duyuluyordu. Ama söyleyen görülmüyordu. Peygamberden bunu kimin söylediği sorulduğunda, Bu Cebrail’dir, diye buyurdular.”(35)

C- Ahzab (Hendek) Savaşında
Adından da anlaşılacağı gibi Ahzab (gruplar) savaşı, İslam’a düşman olan bütün kabile ve grupların “Genç İslamı” ezmek için birleşerek yürüttükleri bir savaştı. Bazı tarihçiler bu savaşta “Küfür” ordusunun sayısını onbinden fazla yazmışlardır. Oysa Müslümanlar’ın toplam sayısı ise sadece üç bindi.

Bu ordunun komutanlığını üstlenen Kureyş Liderleri, neferlerin ve savaş donanımlarının çokluğunu dikkate alarak kendi hayallerince Müslümanlar’ın işini tam olarak bitireceklerdi. Muhammed (s.a.a) ve adamlarının elinden ebedi olarak kurtulabilecekleri bir savaş planı hazırlamışlardı. Kureyş’in hareketliliği haberi Peygamber’e ulaşınca, Peygamberimiz derhal askeri Şûra kurdu. Bu Şûrada Selman-ı Farisi, Medine çevresinde, düşmanın nüfuz edebileceği bölgelere, düşman girişini önlemek için hendek kazmasını önerdi. Bu öneri kabul edilerek birkaç gün içinde Müslümanlar’ın gece gündüz çabaları sonucu hendek kazıldı. Hendek, düşman süvarilerinin atları ile sıçrayıp geçemeyecekleri genişlikte idi. Derinliği ise, içine düşen birisinin kolayca çıkmayacağı derinlikte idi.

Güçlü şirk ordusu, Yahudilerin işbirliği ile nihayet geliverdi. Onlar her zamanki gibi, Medine dışındaki çöllerde savaşacaklarını sanıyorlardı. Ama bu kez şehir dışında kimseyi göremeyip ilerlemelerini sürdürdüler. Medine kapılarına vardıklarında, nüfuz edebilecekleri tüm noktalara geniş ve derin hendek kazıldığını görünce şaşırıp kaldılar. Çünkü Arap savaşlarında hendek kullanmak görülmemiş şeydi. Mecburen hendeğin dışından şehri muhasaraya aldılar.

Bazı rivayetlere göre; Medine kuşatması yaklaşık bir ay kadar sürdü. Kureyş askerleri ne zaman hendeği geçme girişiminde bulunsalar hendeğin diğer tarafında kısa aralıklarla oluşturulan savunma siperlerinde nöbet tutan Müslümanlar’ın direnişi ile karşılaşıyorlardı. İslam ordusu, düşmanın her türlü tecavüz girişimini oklarla geri püskürtüyordu. Gece ve gündüz her iki taraf da karşılıklı oklaşıyor ama kimse galip gelemiyordu.

Diğer taraftan, Medine’nin böyle güçlü bir ordu tarafından muhafaza edilmesi Müslümanlardan birçoğunun ruhiyesini zayıflatıyordu. Özellikle Yahudi “Beni Kurayza” kabilesinin Müslümanlarla olan antlaşmalarını bozarak, müşriklere, hendeği geçtikleri takdirde içerden Müslümanlara saldıracakları sözünü verdikleri anlaşılınca, Müslümanlardaki endişe iyice artmıştı.

HASSAS VE KRİTİK GÜNLER
Kurân-ı Kerim, Müslümanlar’ın bu muhasara altındaki çok zor ve kritik durumlarını Ahzab suresinde pek iyi yansıtmaktadır:

“Ey insanlar, anın size Allah’ın nimetini, hani askerler saldırmıştı üstünüze de onlara bir yel ve görmediğiniz askerler göndermiştik ve Allah, sizin yaptıklarınızı görür.

Hani size hem üst tarafınızdan hücum etmişlerdi, Hem alt tarafınızdaki yerlerden ve hani gözler yılmıştı ve korkudan yürekler, ağızlara gelmişti ve Allah hakkında çeşitli zanlara kapılmıştınız.

İşte orda, inananlar, bir sınanmaya uğratılmışlardı ve adam akıllı da sarsılmışlardır.

Hani münafıklarla gönüllerinde hastalık alanlar, Allah ve Peygamber’i demişlerdi, bizi ancak aldattılar vaatlerinde aldatıştan başa bir şey yok.

Ve hani onların bir bölüğü, ey Yesribliler demişti, burada durmanıza imkân yok, dönün artık ve bir bölüğü de Peygamber’den, evlerimiz açık, sağlam değil diye izin istemişti, hâlbuki evleri açık değildi ve sağlamdı. Onlar ancak kaçmayı diliyorlardı.

Eğer şehrin etrafından girilip onların üstlerine varılsaydı da şirk koşmaları istenseydi hemen işe girişirler ve şehirde pek az bir müddet kalırlardı.”(36)

Ama Müslümanlar’ın zorda olmalarına rağmen, hendeğin Ahzab ordusunun geçişine engel oluşu nedeniyle onların bu durumunu sürdürmeleri çok daha zordu. Çünkü bir taraftan hava giderek soğuyordu. Diğer taraftan hazırladıkları yiyecek ve yem sadece Bedir ve Uhud savaşları gibi kısa süreli savaşlar için yeterliydi. Muhasaranın uzun sürmesiyle yemek ve yemin azlığı baskısını artırıyordu. Savaş ve kahramanlık heyecanı azalıyor ve tembelleşiyorlardı. Bu nedenle ordu komutanları bu duruma son vermek için, yiğit silahşörlerinin ne şekilde olursa olsun hendeği geçip savaşmalarından başka çare düşünemiyorlardı. Bu amaçla; Ahzab ordusunun namlı kahramanlarından beş kişi, atlarını son hızıyla koşturup on defa deneyerek hendeğin öte tarafına geçmeyi başardılar. Ve savaşmak için rakip istediler.

Bu silahşörlerden biri namlı, şanlı Arap kahraman “Amr b. Abduvedd” idi ki, Arap’ın en güçlü ve en yiğit silahşoru sayılmaktaydı. “Yelye” bölgesinde tek başına bir grup düşmanı yendiği için “Ferisi Yelyel” diye ün kazanmıştı. Amr Bedir savaşına katılıp yaralandığı için Uhud savaşına katılmamıştı. Ve şimdi Hendek savaşında gövde gösterisi yapmak için ortaya çıkmıştı.

Amr hendeği geçince “Yok mu benimle savaşacak” çığlıkları atmaya başladı. Müslümanlardan kimse karşısına çıkamadı. Daha da cesaretlenerek Müslümanlar’ın inançlarıyla alay etmeğe başladı:

“Siz ki, öldürülenlerinizin cennette ve bizden öldürülenlerin cehennemde olduğunu söylüyorsunuz, içinizden birisi yok mu ki, ben onu cennete göndereyim veya o beni cehenneme göndersin?!” Sonra şu anlamda hâmasî şiirleri okudu:

“Aranızda feryat edip savaşçı istemekten sesim tutuldu!”

Amr’ın peşpeşe savurduğu çığlıklar Müslümanlar’ın yüreğinde öyle korku yaratmıştı ki, yerlerine çivilenip hiç bir harekette veya tepkide bulunmuyorlardı.(37)

Amr ne zaman haykırıp savaşçı istese Ali (a.s) öne çıkıp meydana gitmek için Peygamber’den izin istiyordu, ama Peygamber onaylamıyordu. Bu durum üç kere tekrarlandı. Ali son kez savaş izin istediğinde, Peygamber: Bu Amr b. Abduvedd” dir, buyurdu Ali’de: “Bende Ali’yim”, dedi.(38)

Sonunda Peygamber (s.a.a) izin verdi, kendi kılıcını Ali’ye verip imamesini başına sardı ve kendisine dua etti.

Ali (a.s) savaş meydanına çıktığında Peygamber’imiz (s.a.a) buyurdu ki:

“İslâm’ın tamamı, küfrün tamamı karşısında karar kılmıştır”

Bu buyruktan da açıkça anlaşılmaktadır ki; bu ikisinden birinin galibiyetine göre; ya İslam küfrü yenecek veya küfür İslam’ı yenecekti. İslam ve şirkin geleceğini tayin edecek yazgıyı belirleyen bu çarpışma idi.

Ali (a.s) Amr’a doğru piyade olarak koştu, onun karşısında yerini alınca. Sen kendine; Kureyş’ten biri senden üç şey isterse kabul edeceğine dair söz vermiştin, dedi.

- Doğrudur.

- İlk isteğim, İslam dinini kabul etmendir.

- Bu isteğini geç.

- Gel bu savaştan vazgeç, buradan git ve Muhammed’in (s.a.a) işini başkasına bırak.

-Kureyş kadınları hiç bir zaman bunu konuşmayacaklardır. Ben nezretmişim, Muhammed’den intikam almadan kafama yağ sürmeyeceğim.

- O zaman savaşmak için atından in!

-Hiç bir Arap’ın benden böyle bir şey isteyeceğini sanmıyordum. Senin, ellerimde ölmüş olmanı istemiyorum. Çünkü babam benim dostumdu. Geri dön daha gençsin!

-Ama ben seni öldürmek istiyorum.

Ali’nin sözlerine karşı Amr öfkelendi kibirle atından inip, atının ayaklarını biçti ve İmam Ali’ye doğru saldırdı. İki silahşor şiddetle birbirine girdiler. Amr uygun bir fırsatını bulup Ali’nin başına şiddetli bir darbe indirdi. Ali, kalkanı ile kendini savundu kalkan ikiye bölünürken Ali’ye (a.s) bir şey olmadı. Tam bu sırada Ali düşmana aman vermeden karşı darbeyi indirdi ve devasa Amr’ı yere serdi. Ortalığı toz duman bürümüş ordular kimin ne yaptığını göremiyordu. Toz duman içinden Ali’nin (a.s) tekbir sesi yükseldi.

İslam ordusu sevinçle, çığlıklar atıyordu. Her kes Ali’nin (a.s) Arap kahramanını öldürdüğünü anlamıştı.(39)

Amr öldürülünce kendisiyle birlikte hendeği geçen ve Amr ile Ali’nin (a.s) savaşının sonucunu bekleyen diğer dört silahşor kaçmaya koyuldular, üçü hendeği atlamayı başardı. “Nuğen” adındaki kişi hendeği atlayamayıp içine düştü. Ali (a.s) de hendeğe atlayıp onu da orada öldürdü. Bu kahramanın ölümüyle Ahzab ordusu kendine güvenini tamamen kaybetti. Şehre saldırma umutlarını yitirdiler ve kabileler geldikleri yerlere geri dönmeye başladılar.

Yüce Allah son darbeyi, gönderdiği şiddetli fırtınalarla müşrik ordusuna indirdi. Arkalarına dahi bakmadan evlerinin yolunu tuttular.(40)) İslam Peygamber’i, Ali’nin bugün gösterdiği üstün cesaret ve kahramanlık için kendisine şöyle buyurdu.

“... Eğer senin bu günkü yaptığın işi, bütün ümmetimin amelleriyle mukayese edecek olsalar, onlardan üstün olacaktır. Çünkü Amr’ın öldürülmüş olmasıyla, müşrik evlerinden, zillet girmeyen ev yoktur. Ve Müslüman evlerinden izzet girmeyen ev kalmamıştır.”(41 )

Ünlü Ehl-i Sünnet muhadisi “Hakim Nişaburi” Peygamber’in İmam Ali hakkında buyruğunu, şu cümleyle aktarmıştır:

“Ali b. Ebu Talib’in Hendek savaşında, Amr b. Abduvedd ile savaşması, kıyamet gününe kadar ümmetimin amellerinden daha üstündür.”(42)

Bu buyruğun felsefesi gayet açıktır: İslam ve Kurân O gün savaş alanında uçurumun kıyısında yer almış ve en kritik anlarını geçiriyordu. İşte böyle bir durumda İmam Ali’nin (a.s) eşsiz fedakârlığı ve kahramanlığı ile İslam; tehlikeden kurtuldu ve kıyamet gününe kadar devamlılığı garantilendi. Böylece İslam dini onun bu üstün fedakârlığı bereketiyle kökleşti. Buna göre her kes ibadetini ona borçludur.

D- Hayber Kalesi Fatihi
İslam Peygamber’i, Hicretin yedinci yılında iken Hayber Yahudilerini silahsızlandırmaya karar verdi. Peygamberin bu girişiminin iki gerekçesi vardı:

1- Hayber, yeni kurulan İslam hükümeti aleyhine fitne ve komplo üreten bir merkez olmuştu. Ayrıca bu kalede bulunan Yahudiler, defalarca İslam düşmanlarının Medine üzerine düzenledikleri saldırılara katılmışlardı. Özellikle Ahzab savaşında hizipleri takviye etmede önemli rol üstlenmişlerdi.

2- O zaman İran ve Rum, iki büyük imparatorluk olarak birbirleriyle uzun yıllar savaş yapmalarına rağmen, İslam’ın üçüncü güç olarak ortaya çıkması onların tahammül edebilecekleri bir şey değildi. Bu nedenle Hayber Yahudileri, Kasra veya Kayser’e yardım ederek, İslam’ı silmek için onlarla işbirliği yapabilirlerdi. Veya müşrikleri İslam’a karşı teşvik edebilir, bu yeni dini ortadan kaldırmak için bu iki imparatorluğu teşvik edebilirlerdi.

Bu gerekçeler, Peygamberin bin altı yüz kişilik bir ordu ile Hayber üzerine yürümesine sebep oldu.

Hayber kalesi istihkâm açısından çok sağlam bir yapıya sahipti. Çok sayıda savunma teçhizatı vardı. Yahudi savaşçılar bu teçhizatı kullanarak şiddetli savunma yapıyorlardı.

İslam ordusu askerlerinin yiğitçe savaşmaları sayesinde kaleler birer birer ama çok zor şartlar altında düşmüştü. Ama “Kemus” kalesi ki, kalelerin en büyüğü ve silahşorların en yiğitlerine sahipti. (Hayber Kalesi) olduğu gibi direniyordu. İslam mücahitleri tüm kahramanlıklarına rağmen bu kaleyi fethedemiyor kapısını açamıyorlardı. Peygamber’in (s.a.a) yakalandığı amansız baş ağrısı, bizzat kendisinin savaşa katılmasına ve komutanlığı üstlenmesine engel oluyordu. Bu nedenle bayrağı her gün Müslümanlardan birinden diğerine veriyor ve kaleyi fethetmekle görevlendiriliyordu. Ama her birisi sonuç almadan dönüyordu.

Bu durum Peygamber için pek dayanılmaz olmuştu. Sonunda şöyle buyurdu:

“Yarın bu bayrağı öyle birisinin ellerine teslim edeceğim ki, Allah onun elleriyle bu kaleyi açacak; O Allah’ı ve Allah’ın Resulü’nü sevmekte, Allah ve Resulü de onu sevmektedir.”

Resulullah’ın (s.a.a) sahabeleri o geceyi; yarın Peygamber bayrağı kime teslim edecek, diye düşünerek geçirdiler. Güneş doğarken İslam ordusu askerleri, Peygamber’in çadırını çevrelemiş herkes Peygamberin, bayrağı kendisine teslim etmesini ümit ediyordu. Bu sırada peygamber:

- Ali nerededir, diye sordu.

Şiddetli göz ağrısına yakalanmış dinleniyor, dediler.

- Ali’yi bana getirin, buyurdu.

Ali (a.s) Peygamber’in huzuruna vardığında efendimiz kendisine dua etti. Efendimizin bu duası ile Ali (a.s) iyileşti ve efendimiz bayrağı kendisine teslim etti:

Ali:

- Ey Allah’ın Resulü, onlar İslam dinini kabul edinceye kadar onlarla savaşacağım, dedi.

Efendimiz:

-Onlara doğru hareket et, kaleye varınca onları önce İslam’a davet et, Onlara Allah’a karşı olan vazifelerini hatırlat. Allah’a andolsun ki, Allah onlardan birini senin elinle hidayet ederse kırmızı tüylü develere sahip olmandan daha iyidir.(43)

İmam Ali (a.s) aldığı görevi başarıyla yerine getirdi ve Sağlam yapılı Hayber kalesini eşsiz bir cesaretle fethetti.
______
 Aşığın hikâyesini durmaksızın feryat eden bülbüle değil, sessiz sedasız can veren pervanelere sor..
Ara
Cevapla
#3
PEYGAMBERİN ELÇİSİ VE ÖZEL TEMSİLCİSİ
Şirk ve putperestliğe karşı; İslam mantığı, yirmi yıldan fazla bir süre içinde, Hicaz bölgesinde müşrik Arap kabileleri arasında yayılıyordu. Bu süre zarfında bölgenin tamamına yakını, İslam’ın put ve putperestliğe karşı mantığından haberdar olmuş ve putperestliğe körü körüne inanmanın, atalarını taklit etmekten başka bir şey olmadığını anlamışlardı. Batıl ilahlarının; sadece başkalarına bir şey yapamayacak kadar zelil olduklarını biliyorlardı. Hatta kendilerine yönelen bir zararı bile defedemeyeceğini veya kendilerine bir yarar sağlayamayacak kadar zelil olduklarını anlamışlardı. Bu tür zavallı ilahlar, hiçbir övgü ve saygıya layık değillerdi.

Peygamber’in (s.a.a) buyruklarını can kulağıyla dinleyen kimse, yaşamlarında köklü bir değişiklik yaparak putperestlikten tevhit dinine dönmüşlerdi. Özellikle Peygamber (s.a.a) Mekke’yi fethedince vaizler, serbest bir ortamda bu dini yayma fırsatı bulmuşlardı. Sonuçta; şehirlerde, kasabalarda, köylerde çok büyük bir çoğunluk putları kırmış, gönüllerini fetheden tevhit nidasıyla Kâbe’ye dönmüşlerdi. Ama eski geleneklerini bırakmak kendileri için çok zor oluyor ve sürekli vicdanları ile keşmekeş içinde olan; mutaassıp, bağnaz grup, kötü alışkanlıklarından ahlaki ve sosyal çöküntülerden vazgeçemiyorlardı. Bu durumda Peygamber’in (s.a.a) askeri güçle, putları kırıp, insanlık dışı davranışlara son verme zamanı gelmişti. Tüm ahlaki ve sosyal çöküntülerin kaynağını ve esasen bir çeşit insanlık haremine tecavüz olan putperestliği tümüyle ortadan kaldırmak için zaman gelmişti.

Bu sırada “Beraât” suresi nazil oldu. Peygamber (s.a.a) her yerden haccetmek için Mekke’de bulunan binlerce hacı arasında Allah ve Resulü’nün müşriklerden beri olduğunu bildirdi. Yüksek bir sesle putperestlere, dört aya kadar durumlarını düzeltmelerini duyurmakla görevlendirildi. Tevhit dinine inanırlarsa, diğer Müslümanların sırasında yer alacaklar, İslam’ın Maddi ve manevi meziyetlerinden yararlanacaklardı. Eğer inat ve bağnazlıklarını sürdürecek olurlarsa, dört ay sonra savaşa hazır olacaklar ve yakalandıkları an öldürüleceklerdi.

Beraât suresi nazil olduğu zaman, Peygamber hac merasimine katılma kararında değildi. Zira Mekke’nin fethinin önceki yılı Allah’ın evini ziyaret etmiş. Sonraları “Heccetü’l-Vida” adıyla adlandırılacak olan sonraki yıl haccetmeği düşünüyordu. Bu nedenle Allah’ın mesajlarını iletmek üzere birini seçmeliydi. Bu amaçla önce Ebu Bekir’i huzuruna çağırdı Beraat suresinin bazı ayetlerini kendisine öğretti ve kırk kişi ile birlikte, Kurban bayramında (Müşriklere) okuması için Mekke’ye gönderdi.

Ebu Bekir, Mekke’ye yöneldikten sonra ilahi vahiy nazil olarak Peygamber’e (s.a.a); bu mesajları ya Peygamber’in kendisi veya ondan olan birinin halka duyurması gerektiği ve bu iki kişiden başkasının böyle bir yetkisi olmadığı emrini iletti.

Acaba, Vahiy’de Peygamber’den olduğu belirtilen ve vücuduna bu mukaddes elbise dikilen kişi kimdir?

Çok geçmeden Peygamber Ali’yi çağırarak Mekke’ye doğru yola çıkmasını, yolda Ebu Bekir’e ulaşıp ayetleri kendisinden alarak ona, ilahi vahyin Peygamber’e; bu ayetleri ya Peygamber’in kendisi veya ondan olan birisinin halka okuması gerektiğini, emrettiğini, bu nedenle bu görevin sana verildiğini iletmesini emretti.

Ali (a.s) “Cabir” ve bir grup sahabe ile birlikte, Resulullah’ın özel devesine binmiş olduğu halde Mekke’ye doğru hareket etti, Peygamber’in buyruğunu Ebu Bekir’e iletti. O da ayetleri Ali’ye verdi.

Emire’l-Müminin (a.s) Mekke’ye girdi. Zilhicce ayının onunda Cemere-i Akabe’nin üzerinde, yüksek sesle Beraat suresinin ilk ayetlerini okudu. Resulullah’ın dört maddelik ihtarını herkesin duyabileceği şekilde ilan etti.(44)) Müşrikler İslam hükümetine karşı tavırlarını dört ay içinde belirlemeleri gerektiğini anlamış oldular. Daha dört ay dolmadan gruplar halinde, tevhit dinine girmeye başladılar. Hicretin onuncu yılı dolmadan Hicazda putperestlik tamamen kökünden kazınmış oldu.

Ebu Bekir, görevden azledildiğini haber alınca, rahatsız olarak Medine’ye döndü. Peygamber’in huzuruna vardı ve sitem edercesine dedi ki:

“Beni bu işi yapmaya (İlahi ayetleri duyurup müşrikleri uyarmaya) layık gördün, ama çok geçmeden bu görevden azlettin, acaba bu konuda Allah’tan emir mi geldi?”

Peygamber cevabında buyurdu ki?

“Allah’ın elçisi, gelip; ben veya benden olan birisinin dışında, başkasının bu görevi yapmaya yeterli olmadığını iletti.”(45)

4- PEYGAMBERİN VEFATINDAN KENDİ HİLAFETİNİN BAŞLANGICINA KADAR OLAN DÖNEM
Bu bölüme başlamadan önce, konuya giriş olarak hatırlatmak istiyorum ki: Peygamber’in vefatından (H. 11 Sefer) İmam Hasan Askeri’nin vefatına kadar (H. 260 R. Evvel) imamet yaklaşık olarak dört dönem geçirmiştir. Her dönem, imamların hâkim iktidara karşı tavırları bakımından, kendine has özelliklere sahipti. Bu dönemler şunlardan ibarettir:

1- İmam’ın bu iktidarlara karşı sabretme veya onlarla iyi geçinme dönemi. Bu dönem, Peygamberin vefatından, İmam Ali’nin zahiri hilafetinin başlangıcına kadar geçen yirmi beş yılın tamamını kapsamaktadır.

2- İmam’ın iktidar olma dönemi. Bu dönem İmam Ali’nin dört yıl ve dokuz ay, imam Hasan’ın birkaç aylık hilafet dönemini kapsamaktadır. Bu kadar kısa olmasına ve İslam’ın rengârenk düşmanlarının bu iki saygıdeğer insana çıkardığı onca sorunlar ve sıkıntılara rağmen İslam hükümetinin en parlak yılları sayılmaktadır.

3- İslam hükümetini kurmaya yönelik kısa süreli yapıcı çalışmalar dönemi. Bu dönem; İmam Hasan’ın barışından İmam Hüseyin şehit edildiği yıla kadar (H. 41-61)  geçen yirmi yıllık zamanı kapsamaktadır. Barış olayından sonra Şia’nın yarı gizli faaliyetleri fiilen başlamış olup, uygun bir fırsatta iktidarı Peygamber ailesine yeniden kazandırmaya yönelik programlar uygulamaya konulmuştur. Normal bir değerlendirmeyle Muâviye’nin hile dolu yaşamının sona ermesiyle, bu fırsatın pek uzak olmadığı ve elde edileceği ümidi vardı.

4- Dördüncü dönem ise; programların uzun süre devamı ve uygulanmasıydı. Bu dönem; yaklaşık iki asır sürdü. Bir takım galibiyet ve yenilgileri içerir. Bazı ideolojik çalışmalarda kesin başarı elde edilmiş, yaygın şekillerde yüzlerce taktik uygulanmış ve binlerce fedakârlık örnekleri gösterilmiştir.

PEYGAMBERİN VEFATI VE LİDERLİK KONUSU
İslâm Peygamber’inden sonra, İslam toplumunu yönetip işlerini idare etmeğe en layık ve üstün kişi İmam Ali (a.s) idi. İslâm alemi içinde Peygamber (s.a.a) hariç hiç kimse; fazilet ve takvada, fıkıh ve yargılamada, cihat ve Allah yolunda gösterilen çabada ve diğer tüm üstün manevi sıfatlarda Ali’nin seviyesine ulaşmazdı. Bu üstün özelliklerinden dolayı, defalarca Allah ve İslam Peygamber’i tarafından Müslümanların gelecekteki lideri olarak tanıtılmıştır. Bunların en önemlisi “Kadir Hum” olayıdır.

Bu bakımdan, Peygamber’in (s.a.a) vefatından he­men sonra, İmam Ali’nin (a.s) işlerin idaresini ele alarak, Müslümanların liderliğini sürdürmesi bekleniyordu. Ama beklendiği şekilde olmadı. Peygamberden sonra hilafetin beklenen seyri saptırıldı. Ali (a.s) siyaset alanından, İslam toplumunun işlerini yönetmeğe yönelik karar merkezinden dışlandı.

GELECEĞİ BELİRLEYEN İKİ YOL AYRIMI
İmam Ali (a.s) bu sapmaya tahammül göstermedi. Buna karşı sessiz kalmayı yakışıksız buldu. Defalarca sağlam deliller ileri sürerek kanıtlarıyla halife ve yandaşlarını eleştirdi. Tepkisini göstermekten geri durmadı. Ama zaman içerisinde bir takım olayların gelişmesi bu tür tepkilerin pek fayda sağlamayacağını, halife ve yandaşlarının iktidarı koruyup sürdürmede ısrarlı olduklarını gösterdi. Bu durumda İmama Ali (a.s) geleceği belirleyen, çok kritik bir yol ayrımında idi:

Ya Risalet ailesi gençlerinin ve yeni hükümeti meşru kabul etmeyen gerçek dostlarının yardımıyla, güç kullanarak hükümeti ele geçirmeli veya mevcut duruma katlanıp, imkanı ölçüsünde Müslümanların sorunlarını çözerek kendi kişisel görevini yerine getirmeliydi. İlahi liderliklerde mevki ve makam hedef değildir.

Liderin varlığının sebebi hedefi gerçekleştirmektir. Dolayısıyla bir gün lider, önemli bir yol ayrımına varır ve makam ile hedef arasından birini seçmek zorunda kalırsa; hedefi seçmelidir. Böyle bir durumla karşılaşan İmam Ali de ikinci yolu seçti. O, İslam dünyasının içinde bulunduğu durumu ve şartları değerlendirdi. Eğer hükümeti ele geçirip liderlik makam ve mevkisini korumada ısrar edecek olursa, İslâm Peygamber’inin zahmetleri boşa çıkacaktı. Bu hedef uğruna, yeni filizlenen İslâm fidanını sulamak için akan kanların hepsi de boşa gidecekti.

İmam, “Şıkşıkiyye” hutbesinde, bu kritik yol ayrımında ikinci yolu seçmesinin sırrını şöyle açıklıyor:

“... Ben hilafet hırkasını bıraktım ve eteğimi toplayıp ondan korudum (kenara çekildim.) Hep düşünüyordum: acaba tek başıma (kimsesiz) hakkımı almak için ayaklansam mı veya meydana getirilen bu karanlık ve kovucu ortamda sabır mı etsem? Bir ortam ki yaşlıları yıpratmış, gençleri yaşlandırmış ve imanlı kişileri yaşamın son nefesine kadar sıkıntıya sokmuştur.

Sonunda gördüm ki, sabır gösterip katlanmak akla daha yatkındır. Bu nedenle sabır gösterdim ama; gözüne diken batmış ve boğazına kemik tıkamış bir insan gibiydim. Gözlerimle mirasımı yağmaladıklarını görüyordum!”(46)

İmam, İslam’ın esasını korumak için, İslam hilafetinin saptırılmasına karşı gösterdiği sabrı başka zamanlarda da dile getirmiştir. Şûra’nın kararıyla hilafete oturan Osman’ın hilafetinin başlarında, İmam Ali Şura’nın diğer üyelerine hitaben şöyle buyurmuştu.

“... Çok iyi biliyorsunuz ki, ben hilafete herkesten daha layığım. Allah’a andolsun, Müslümanların durumu düzenini korudukça ve benden başka kimseye zulmedilmedikçe müdafaa edeceğim”(47)

İÇ VE DIŞ TEHLİKELER
Belirttiğimiz gibi; İmam Ali (a.s) kıyam ettiği takdirde, İslam camiası tehlikeye düşecekti. Bu tehlikeleri dikkate alarak sabretmeyi daha uygun gördü. O dönemde İslam dünyasını hangi tehlikelerin tehdit edebileceği sorulabilir.

Böyle bir soruya karşı, İmam Ali’yi kıyam etmekten vazgeçiren iç ve dış tehlikeleri ve imanın dikkate aldığı hususları şöyle sıralayabiliriz.

1- Eğer İmam güç kullanarak silahlı ayaklanma ile hilafet ve hükümeti ele geçirmeye kalkışsaydı, can-ı gönülden onun imamet ve liderliğine inanan sevgili dostlarından birçoğunu kaybederdi. Ayrıca imamın hilafetine rıza göstermeyen birçok Peygamber sahabeleri de öldürülürdü. Bu gurup liderlik konusunda İmam’ın karşısında yer almış, taşıdıkları ukde ve kinden dolayı İmam’ın kontrolü ele almasına rıza göstermemiş olmalarına rağmen, başka konularda İmam’a ters düşmemekteydiler. Şirk, putperestlik, Hıristiyanlık ve Yahudilik karşısında önemli bir güç sayılan bu kişilerin öldürülmesiyle Müslümanların merkezindeki gücü zaafa uğrayabilirdi.

İmam, verdikleri sözü tutmayan Talha ve Zübeyirleri etkisiz kılmak için “Basra”ya hareket ettiği zaman buyurduğu bir hutbe de bu hassas konuya parmak basarak şöyle buyurmaktadır:

“Allah, Peygamber’inin ruhunu aldığı zaman, Kureyş kendi keyfine göre (hareket ederek) kendilerini, ümmetin liderliği için herkesten daha layık olan bizden önde görüp, hakkımızdan alıkoydular. Ama ben gördüm ki; buna katlanıp sabır göstermek, Müslümanlar arasında ayrılık yaratıp kan akıtmaktan daha iyidir. Zira halk İslam’ı yeni kabullenmişti. Din, yeni dip tutmakta olan sütle dolu bir tulum gibiydi, en ufak bir ihmal ve gaflet onu bozabilir ve en küçük fert onu ters çevirebilirdi”(48)

2- Peygamber’in (s.a.a) değerli ömürlerini sonlarına doğru Müslüman olan kabilelerden çoğunun, gerekli İslami eğitimden yoksundular. İman nuru yüreklerini daha tam anlamıyla aydınlatmamıştı. Peygamberin ölüm haberini alınca içlerinden bazı gruplar İslam dininden yüz çevirdiler. İrtidad bayrağı çekerek yeniden putperestliğe döndüler. Medine’deki İslam hükümetine fiilen karşı gelerek İslami vergiyi ödemekten imtina ettiler. Askeri bir güç oluşturarak Medine’yi şiddetle tehdit etmeye başladılar. Bu nedenle yeni hükümetin yaptığı ilk şey, bir grup Müslüman’ı seferber ederek “Mürtet” ve isyancıların üzerine göndermiş ve bu isyan büyümeden bastırılmıştı.

Gerici İslâm düşmanlarının bayrak açıp İslâm hükümetini tehdit ettikleri böyle bir durumda, İma­m’ın başka bir bayrak açarak ayaklanması kesinlikle doğru olmazdı.

İmam sonraları Mısır halkına yazdığı bir mektupta bu konuyu şöyle dile getirmektedir:

“...Allah’a andolsun ki, hiç bir zaman, Arap’ın Peygamber’den sonra imamet ve liderliği onun Ehl-i Beyt’inden alacağını, hilafeti benden uzaklaştıracağı aklımın ucundan geçmezdi.

Beni üzen halkın biat etmek için falancanın etrafına toplanmasıydı. Elimi çektim. Ta ki; gözlerimle gördüm, bir grup İslam’dan çıkmış Muhammed’in dinini yok etmek istiyorlardı. Eğer İslam ve ehline yardım etmezsem, İslam’ın parçalanıp yok olmasına tanık olmaktan korktum. Bunun acısı benim için halifelik ve hükümetten mahrum olmaktan daha büyüktü. Çünkü bu birkaç günlük dünya kârıdır ki, zelil olup son bulacaktır; serabın sona erdiği veya bulutların birbirinden koptuğu gibi. Ama ben bu gelişmelere karşı ayaklandım ve (savaşta) batıl ortadan kalkıp yok oldu, din ayakta kalıp sağlamlaştı.”(49)

Yine İmam Ali, halife oluşunun ilk günlerinde bu konuya bir kez daha değinmiştir. “Abdullah b. Cunade” şöyle rivayet eder:

Ali’nin halife olduğu ilk günlerde Mekke’den Medine’ye geldim. Halk camide toplanmış İmam’ın gelmesini bekliyorlardı. Bu sırada Ali kılıç kuşanmış olarak evinden çıktı. Gözler üzerine çevrilmişti. Doğruca kürsüye çıkıp, Allah’a hamd-üsena ederek konuşmaya başladı:

“Ey cemaat! Biliniz ki sevgili Peygamber aramızdan ayrılırken Onun bıraktığı hükümet hakkında kimsenin bizimle kavga etmeyip rekabet etmeyeceğini, hakkımıza göz dikmeyeceğini düşünüyorduk. Zira; biz onun varisi, velisi ve Ehl-i Beyti idik. Ama beklentimin aksine içinizden birileri hakkımıza tecavüz edip hilafeti bizden aldılar ve hükümet başkalarının eline geçti.

Allah’a andolsun ki; eğer Müslümanların parçalanıp ihtilafa düşeceklerinden korkumuz olmasaydı, küfür ve putperestliğin yeniden İslam topraklarına dönmesinden İslam’ın yok olmasından çekinmeseydik, onlara başka türlü davranırdık.”(50)

3- Mürtetlerin tehlikesine ek olarak bir de; “Museyleme”, “Tuleyhe” ve “Seccah” gibi yalancı peygam­berler ortaya çıkmıştı. Her birisi etrafına taraftar ve askeri güç toplamış, Medine’ye saldırı amacındaydılar. Ama Müslümanların birlikte hareket etmeleri, büyük çabaları sonucu o birlikler ortadan kaldırıldı.

4- Rumların muhtemel saldırı tehlikesi de Müslüman cephesi için ayrı bir üzüntü kaynağı oluşturabilirdi. Zira o zamana kadar Müslümanlar üç kere Rumlarla karşı karşıya gelmiş veya savaşmışlardı. Bu yüzden Rumlar, Müslümanları ciddi bir tehlike olarak görüyorlar ve İslam merkezine saldırmak için uygun fırsat kolluyorlardı. Eğer İmam Ali (a.s) silahlı bir harekete kalkışsaydı Müslüman cephesi içeride zayıflayacak ve Rumların eline büyük bir fırsat geçmiş olacaktı.

Yukarıdaki hususlar dikkate alındığında; İma­mın, kıyam yerine neden sabrı tercih ettiği anlaşılmaktadır. İmam Ali’nin bu tedbiri İslam camiasını büyük ve ciddi tehlikelerden korumuştur. Eğer, Müslümanların birliğini önemsemeseydi, ikilik ve anlaşmazlığın korkunç sonuçlarından korkmasaydı; ümmet liderliğinin, Peygamber’in ger­çek vasi ve halifelerinin elinden çıkmasına kesinlikle izin vermezdi.

HALİFELER DÖNEMİNDE EMİR’EL-MÜMİNİN İMAM ALİ’NİN (a.s) ÇALIŞMALARI
Bu dönemde, İmam’ın çalışmalarını şöyle özetleyebiliriz:

1- Ali gibi bir şahsiyete yakışır şekilde Allah’a ibadet ve kulluk etmek. Öyle ki, ibadet edenlerin ziyneti diye meşhur olan İmam Zeynelâbidin (a.s) bile, kendi ibadetini dedesi İmam Ali’nin ibadeti karşısında naçiz sayıyordu.

2- Kurân-ı Kerim’i tefsir etmek, birçok zor ayeti çözmek ve ashap arasında büyük İslam müfessirlerinden olan “Abdullah b. Abbas” gibi öğrenciler yetiştirmek.

3- Dünya milletlerinden çeşitli bilginlerin sorularını cevaplandırmak. Özellikle, Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra onun dini hakkında araştırma yapıp muhtelif sorular yönelten Hıristiyan ve Yahudi alimlerini aydınlatmak. Çünkü onlar, sözlerinden İncil ve Tevrat’ı iyi bildiği anlaşılan İmam Ali’den (a.s) başka kendilerini yanıtlayacak birisini bulamıyorlardı. Eğer bu boşluk İmam Ali (a.s) tarafından doldurulmasaydı İslam alemi bilimsel açıdan büyük bir yenilgiye uğrardı. İmam, onların tüm sorularını eksiksiz olarak cevaplandırınca, Peygamber’in yerinde oturan halifelerin yüzünde, bu soruların muhatabı olmamanın verdiği ilginç bir sevinç beliriyordu.

4- Müslümanlar arasında daha önce karşılaşılmamış yeni meselelere dair şer’i hükümleri vermek ve diğerlerinin hüküm vermediği çok karmaşık, meselelerin şer-i hükmünü açıklamak. Bu imamın yaşamının en hassas noktalarından biridir. Eğer, Peygamber’in bizzat kendi onayı ile ümmetin en bilgini ve şer-i hükümleri en iyi bilen Ali (a.s) gibi birisi ashap arasında olmasaydı, birçok konu daha İslam’ın ilk döneminde çözülmeden kalırdı.

Yeni karşılaşılan bu konular, ümmet arasında, İslam’ın tüm usul ve füruuna vakıf olan Peygamber (s.a.a) gibi mâsum ve bilgili bir imamın Peygamber’in vefatından sonra ümmet arasında bulunmasını gerektiriyordu. Ancak İmam’ın geniş ve engin bilgisi, ümmeti istenmeyen yanılgılara düşmekten kurtarırdı. Bu büyük insan da Resulullah’ın (s.a.a) sahabelerinin tamamının tasdiki ile Ali’den (a.s) başkası değildi.

İmamın verdiği hükümlerden bir kısmı ve Kurân ayetlerinden elde ettiği hayret verici istifadeler hadis ve tarih kitaplarında yer almış, hatta bunlarla ilgili müstakil kitaplar da yazılmıştır.

5- Müslümanların, manevi kemallere ulaşmaları için gerekli eğitimi vermesi. Seyr ve süluk için ruhi yetenek ve temiz bir yüreğe sahip olanları, İmamın manevi etkisi ve liderliği ışığında manevi kaleleri fethetmeleri ve zahiri gözle göremediklerini gönül gözüyle görmeleri için eğitip yetiştirmek.

6- Birçok yoksul, öksüz ve düşkünlerin ihtiyaçlarını temin etmeye çalışması. Öyle ki, İmam, kendi elleriyle bağlar yetiştiriyor ve kanallar kazıyor, Allah yolunda vakfediyordu.

7- Hilafet makamı, siyasi meseleler ve bazı sorunlarda çıkmaza girdiğinde, sorunları tam bir gerçekçilikle çözen tek güvenilir müşavir İmama Ali’idi. Bu danışmanlıklardan bazıları Nehcü’l Belağa ve tarih kitaplarında kaydedilmiştir.

İMAM’IN VE HALİFELERİN İLİM DERECELERİ VE SİYASİ SORUNLARININ ÇÖZÜMÜ
Tarih tanıklık etmektedir ki, Ebu Bekir ve Ömer halifelik dönemlerinde; siyasi, kültürel, akait, Kurân tefsiri, İslam ahkamı ve fıkıh konularında imama müracaat ediyorlardı. İslam’ın temel ve genel kurallarını onun engin bilgisinden tam anlamıyla öğreniyorlardı. Tarihte kayda geçen bu örneklerden bir kaçını aşağıda sunuyoruz:

RUMLARLA SAVAŞ
Genç İslam hükümetinin en çetin düşmanlarından biri Rum imparatorluğu idi. İslam hükümetinin merkezini sürekli olarak kuzey bölgesinden tehdit ediyordu. İslam Peygamberi (s.a.a), ömrünün sonuna kadar Rum tehlikesinden gafil olmamıştı. Hicretin sekizinci yılında “Cafer-i Tayyar” komutasında bir orduyu Şam bölgesine göndermiş ama İslam ordusu üç komutan ve bir kısım asker kaybettikten sonra sonuç almadan geri dönmüştü. Bu yenilgiyi telafi etmek için İslam Peygamber’i, hicretin dokuzuncu yılında büyük bir orduyla Tebuk üzerine yürümüş ama düşmanlarla karşı karşıya gelmeden Medine’ye dönmüştü. Bu sefer, tarihe geçen birçok parlak sonuçlar sağlamıştır. Bununla birlikte Rum tehlikesi daima Peygamber’in (s.a.a) düşüncesini meşgul ediyordu. Bu nedenle hastalanıp yatağa düştüğü ömrünün son anlarında, Şam bölgesine göndermek üzere Ensar ve Muhacirlerden oluşan bir ordu hazırlattı. Bu ordu bazı nedenlerden dolayı bir türlü Medine’den ayrılmadı. İslam ordusu Medine’nin birkaç kilometre dışında karargâh kurduğu bir sırada İslam Peygamberimiz dünyaya gözlerini kapadı.

Peygamberin vefatından sonra, meydana gelen sıkıntılar İmam Ali’nin tedbiriyle giderildi ve Medine’de siyasi hava duruldu. İşlerin kontrolünü ele alan Ebu Bekir, Peygamber’in (Rumlarla savaşma) emrini uygulama konusunda tam anlamıyla tereddüt içindeydi. Bu nedenle bazı sahabelerle meşveret etti. Hiçbirisinin sunduğu görüş halifeyi ikna etmedi. Sonunda İmam ile meşveret etti. İmam kendisini, Peygamber’in emrini uygulama konusunda teşvik ederek: savaşırsan galip gelirsin diye de ekledi. Halife İmam’ın teşvikinden memnun kalarak; iyi söyledin ve hayırla müjdeledin, dedi.(51)

ALİ VE İKİNCİ HALİFENİN SİYASİ MEŞVERETLERİ
İmam, ikinci halife zamanında da halifenin siyasi, ilmi ve toplumsal sorunlarını çözen önemli bir merci idi. İkinci halifenin siyasi meselelerde imamın fikrinden yararlanmalarından birini örnek olarak aşağıda sunuyoruz:

Hicri on dördüncü yılda “Kadisiye” bölgesinde İslam ordusu ile İran askerleri arasında şiddetli bir savaş oldu. Sonunda Müslümanlar galip olup, İran orduları genel komutanı “Rüstem Ferruhzad” bir grupla birlikte öldürüldü. Bu zaferle birlikte baştanbaşa tüm Irak toprakları İslam’ın siyasi ve askeri nüfuzu altına girdi. Sasani padişahının hükümet merkezi olan “Me­dain” şehri Müslümanların tasarrufuna geçti. İranlı komutanlar ülke içlerine doğru çekildiler.

İran askeri müşavirleri, İslam ordusunun ilerleyerek, ülkenin tamamını tasarruf edebileceklerinden korkuyorlardı. Böyle tehlikeli bir saldırıya karşı koymak için İran padişahı “Yezdegûrd” (veya Yezdicurd) “Firuzan” komutasında yüz elli bin kişilik bir ordu hazırladı. Her türlü ani saldırıları önlesin ve hatta uygun bulduğunda karşı saldırıya geçsin diye hazır ol durumuna getirildi.

İslam orduları genel komutanı “Sâd-ı b. Ebu Vakkas” (Başka bir rivayete göre Kûfe valisi olan “Ammar-ı Yasir”) halifeye bir mektup yazarak onu düşmanın hareketliliğinden haberdar etti ve Kûfe ordusunun savaşı başlatmaya ve düşman savaş başlatmadan önce düşmanı korkutmaya hazır olduğunu da ekledi.

Halife camiye gidip, ileri gelen sahabeleri topladı ve Medine’den ayrılıp Basra ile Kûfe arasında bir yerde konaklayıp, ordu komutasını bizzat ele almak istediğine dair kararını bildirdi.

Bu sırada “Talha” ayağa kalkıp halifeyi bu işe teşvik etti ve söylediği sözlerden yağcılık kokusu hissediliyordu.

Ondan sonra “Osman” ayağa kalktı ve halifeyi Medine’yi terk etmeye teşvik etmekle kalmayıp şunu da ekledi: Şam ve Yemen ordularına, bulundukları yerden ayrılıp sana katılmalarını yaz, sen de böyle kalabalık bir orduyla düşmanın karşısına çık.

(Bu sözleri duyan) İmam Ali ayağa kalkarak görüşünü şöyle açıkladı:

“Bu işin (İslam’ın) zafer kazanması veya yenilgisi kuvvetlerin azlığına veya çokluğuna bağlı olmamıştır. Bu Allah’ın dinidir ki, onu muzaffer kıldı ve o ordusunu hazırlayıp yardım etti ve varması gereken yere vardı ve doğması gereken yere doğdu. Allah tarafından bize zafer sözü verilmiştir ve biliyoruz ki Allah vaadini gerçekleştirmiş, ordusuna yardım etmiştir.

Liderin konumu boncukları bir araya getiren iplik gibidir. Eğer iplik kırılırsa boncuklar dağılır ve sonra onları bir araya getirecek düzene sokmak mümkün olmaz.

Bugün Arap sayısal bakımdan az olsa da İslam gücü ile çoktur, birlik ve beraberlik ışığı altında aziz ve güçlüdür. Buna göre sen (halife) değirmen taşı mihveri gibi toplumu, Müslümanların aracılığı ile çevir ve savaşta onların işbirliği ile düşmanla savaş alevini alevlendir. Zira eğer kendin bu topraktan ayrılırsan, etraftaki Araplar emrinden çıkacak ve o zaman geride bıraktığın önündekinden daha önemli olacaktır.

Eğer yarın Acemler seni görürse: bu Arap’ın esası ve köküdür, eğer bu ağacın kökünü keserseniz rahat olursunuz ve bu düşünce onları seni yok etmeleri için hırslandıracak ve daha da sertleştirecektir.

Onların Müslümanlarla savaşa hazırlandıklarına dair söylediklerine ve ondan dolayı endişelerine gelince: bil ki Allah senden önce bu işi sevmemektedir ve O, sevmediği işi değiştirmede daha güçlüdür.

Düşman askerlerinin çokluğuna değindin, (bil ki); biz geçmişte savaşlarda efradın çokluğuna güvenmezdik, Allah’ın yardımlarını hesaba katar O’na güve­nirdik.(52)

Halife, İmamın sözlerini dinledikten sonra bu görüşünü beğenip gitmekten vazgeçti.

İmamın bu çözümleyiciliğini bilen Ömer hep şöyle derdi:

“Ali’nin çözmek için hazır bulunmadığı bir sorunla karşılaşmaktan Allah’a sığınırım.”(53)

5- HİLAFETTEN ŞAHADETE KADAR EMİRE’L-MÜMİNİN’E (a.s) NELER YAPILDI?
Osman’ın hilafeti döneminde mali ve idari düzen bir hayli bozulmuştu. Onun Beytü’l-Maldan (devlet bütçesinde) yüzde yüz gayri meşru ve caiz olmayan şekilde tasarruf etmesi herkes tarafından biliniyordu. Aynı şekilde Emevi oğulları ve yakınlarından, liyakatsiz kişileri önemli devlet mevkilerine yerleştirmişti. Muhacir ve Ensar’dan layık kişileri ise görevden uzaklaştırıp İslam ümmetinin yazgısını Emevi oğullarının eline teslim etmişti. Bu da halkın öfkesine ve itirazlarına sebep oldu. Müslümanların, valilerin ve komutanların değiştirilmesine yönelik mükerrer isteklerini ve tepkilerini önemsememesi, halkın ayaklanmasına ve kendisinin de öldürülmesine sebep oldu Bu olaylardan sonra halk İmam Ali (a.s) biat etti. Bu nedenle, Osman’ın öldürülmesinden sonra kurulan Ali hükümeti inkılâpçı bir hükümetti ve halkın önceki zulüm ve yolsuzluklara karşı isyanının ürünüydü.

Osman hükümetinin fesatlarından birisi de; Peygamber’in (s.a.a) Taif’e sürgün ettiği ve önceki halifelerin geri getirmeye cesaret edemedikleri “Hekem b. Ebu’l Âs” ve oğlu “Mervan”ı Medine’ye geri getirmesi ve kızını Mervan’la evlendirmesiydi. Hatta daha da ileri giderek onu hilafet müsteşarlığına getirdi. Halkı öfkelendiren önemli konulardan bir de bu idi.

Osman’ın evi kırk dokuz gün süreyle inkılâpçılar tarafından muhasara edilmişti.(54)) Osman ne zaman yumuşaklık göstermek isterse Mervan halkın öfkesini daha da kabartıyordu. Sonuçta öfkeli Müslümanlar Osman’ın evine saldırıp onu öldürdüler.

İMAM ALİ’NİN  (a.s) PARLAK DURUMU
İnkılâpçıların düşüncesi sadece Osman’ı işbaşından uzaklaştırmaktı. Her ne kadar Osman’ın evi muhasarada iken Ali’nin ismi dillerde dolaşıyor idiyse de gelecek için daha, belirli bir plan yoktu. Bu nedenle Osman öldürüldükten sonra halife seçimi sorunuyla bir daha yeniden karşı karşıya kalınmıştı.

Diğer taraftan; Ali; Abdurrahman b. Avf, Osman, Talha, Zubeyr ve Sâd b. Vakkas’tan oluşan altı kişilik Şûra üyelerinden Osman ve Abdurrahman b. Avf dünyadan göçmüş ve geri kalanlar arasında Ali hepsinden daha çok sevilen, fazilet ve İslam’da öncülüğü bakımından hiçbirisinin ona erişemediği birisiydi. Bundan dolayı halk daha çok Ali’ye yönelmişti.

Ali (a.s); mevcut şartları ve Osman zamanında meydana gelen değişiklikleri ve Müslümanlar’ın İslam’dan çok uzaklaşmış olmalarını dikkate alarak ve Osman döneminde oluşan bunca fesat ve bozgunluktan sonra hükmetmenin çok zor olacağını biliyordu. Özellikle kabile ileri gelenlerinin ıslahat ve adalet programlarını kabul etmeyecekleri açıktı. Bu yüzden inkılâpçılar İmam’a biat etmeyi önerdikleri zaman kabul etmedi.

Tarihçilerin ittifakla kaydettiklerine göre; Osman Hicretin 35. yılı Zilhicce ayında öldürüldü. Ancak olay günü ihtilaflıdır. Ama kesin olan şu ki, onun öldürülmesi ile Ali’ye biat edildiği zaman arasında en az dört-beş gün vardır. Bu birkaç gün içinde, halk ne yapacağını şaşırmıştı.

Bu sürede, inkılâp öncüleri Ali’ye müracaat ediyor fakat o pek istekli görünmüyordu. Biati kabul etmesini istediklerinde ortamı müsait görmediğinden ve kendisi için hüccetin daha tamamlanmadığını düşündüğünden şöyle buyuruyordu:

“Beni bırakıp başkasına yönelin, çünkü biz çeşitli yüzü ve yönleri olan bir durumla karşı karşıyayız (belirsiz ve karmaşık bir durumdayız). Bu işte gönüller sağlam ve akıllar sabit kalmaz, fesat bulutları, İslam dünyasının semasını karartmış ve doğru yol tanınmaz olmuştur.

Biliniz ki, eğer davetinize icabet edersem size kendi bildiğim gibi davranacağım. Onun, bunun sözünü ve kınayışını dinlemeyeceğim. Ama beni bırakırsanız, bende sizlerden biri gibi olacağım. Benim sizin veziriniz ve müşaviriniz olmam, size emir ve lider olmamdan daha iyidir.”(55)

Ancak, önceki yönetimin zulümlerinden bıkan halkın dalga dalga İmam Ali’nin evine akın ederek adalete susamışlıklarını dile getirdiler. Onların bu ısrarlı istekleri karşısında, bunun kendisi için bir görev, sorumluluk olduğunu kabul ederek halkı daha fazla başıboş bırakmamak için onların biatini kabul etti.

İmam sonraları birkaç defa halkın biat etmek isterken, gösterdiği bu coşkulu arzusunu ve ısrarını beyan etmiştir. Özellikle Nehcü’l-Belağa’da yer alan bir hutbesinde şöyle buyurmaktadır:

“… Halk, devecinin serbest bıraktığı susamış develerin suya koştukları gibi üzerime geldiler, birbirlerini itip kalkarak izdiham yaratıyorlardı; öyle ki beni öldüreceklerini veya bir grubun diğer bir grubu öldüreceklerini sandım. Sonra bu konuyu (hilafeti kabul etmeyi) ölçüp biçtim, her gözle tarttım öyle ki gözlerimde uyku kalmadı.”(56)

Başka bir yerde halkın coşkuyla etrafını sarmasını beyan ederek, biati kabul ettiğini duyunca halkın gösterdiği sevgi ve heyecanı şu ifadelerle dile getirmiştir:

“… Siz (biat etmek için) elimi açtınız, ben kapattım; siz onu (elimi) kendinize çekerken ben geri çektim. Ondan sonra susamış develer suya koşarken birbirlerini itip kaktıkları gibi çevremde toplandınız öyle ki; ayakkabımın bağı koptu, abam omzumdan düştü ve zayıflar ayak altında kaldı!...

…O gün halkın, bana biat ettikleri için yaşadıkları sevinç öyle artmıştı ki; küçük yaştakiler vecde geldi, evlerinde oturan yaşlılar, titreyen ayaklarıyla biat manzarasını görmek için yollara düştüler ve hastalar bu sahneyi müşahede etmek için hasta yataklarından çıktılar…”(57)

İmam “Şıkşıkıyye” hutbesinde de halkın bu heyecanı ile ilgili şöyle buyuruyor:

“… Beni tedirgin eden şuydu: Halk, sırtlanlar gibi kalabalık ve izdihamlı bir şekilde her taraftan üzerime hücum ederek beni çevrelediler. Öyle ki; nerdeyse Hasan ve Hüseyin ayakaltında ezileceklerdi. Elbisemin iki tarafı yırtıldı ve koyun sürüsü gibi etrafımı sardılar. Tohumu yarıp insan yaratan Allah’a andolsun ki; eğer halkın o kadar coşkuyla gelip biat istemeleriyle hüccet tamamlanmasaydı ve eğer Allah ümmet alimlerinden, zalimlerin azgınlıklarına ve zulme uğrayanların açlığına karşı sessiz kalmamaları için söz almamış olsaydı; ben hilafet devesinin yularını serbest bırakırdım ondan vazgeçerdim ve onun sonunu başlangıç bardağı ile sirab ederdim. (Önceki üç halife döneminde kenara çekildiğim gibi bu defa da kenara çekilirdim.) O zaman anlardınız ki; sizin dünyanız benim yanımda keçi sümüğünden daha değersizdir.”(58)

ÜÇ CEPHEDE SAVAŞ
İslam’ın özünü teşkil eden ve baştan ayağa tam bir adalet düzeni olan Ali’nin (a.s) hilafet ve yöneticiliği bazılarına çok ağır geldiğinden karşısında muhalefet safları oluşturdular. Sonunda bu muhalefetler “Nakisin”, “Kasıtîn” ve “Marikîn” diye bilenen üç­ savaşa dönüştü. Bunları aşağıda çok özet olarak açıklamaya çalışacağım:

Nakisîn İle Savaş

Nakisîn (biat bozanlar) ile savaş çıkmasının sebebi şuydu: Ali’ye biat eden Talha ve Zübeyr, Basra ve Küfe valiliğini istiyorlardı ama İmam onların bu isteğini kabul etmedi. Bunun üzerine bu iki kafadar gizlice Medine’den ayrılıp Mekke’ye gittiler. Orada, Emeviler tarafından yağma edilen Beytü’l-Mal’ı kullanarak bir ordu kurup Basra’ya gittiler ve orayı tasarruf ettiler. İmam Ali (a.s) ise onları etkisiz kılmak için Medine’den ayrıldı. Derken, Basra yakınlarında şiddetli bir savaş oldu ve bu savaş İmam Ali’nin (a.s) galibiyeti ve biatini bozanların yenilgisi ile son buldu. Bu savaş, tarihte geniş bir şekilde yer alan “Cemel” savaşıdır ve Hicretin 36. yılında vuku bul­muştur.(59)

Kasıtîn İle Savaş

Muaviye, İmam Ali (a.s) halife olmadan çok daha önceleri, Şam’da kendi hilafeti için ön hazırlıklar yapmıştı. İmam (a.s) halife olunca, Şam valiliğinden azline dair ferman çıkartıp bir an bile Şam yönetiminde kalmasına, muvafakat etmedi. Muâviye’nin bu azli reddetmesi üzerine çıkan ihtilaflar, Irak ve Şam ordusunu “Siffıyn” denilen yerde karşı karşıya getirecek kadar arttı. Bu şiddetli savaşta Ali (a.s) ordusu tam zafer kazanmak üzere iken Muâviye Amr b. Âs’ın önerisiyle hileye başvurarak, İmam Ali’nin (a.s) askerleri arasında, ihtilaf ve anlaşmazlık icat etti. Sonuçta İmam Ali (a.s), taraftarlarının aşırı ısrarları karşısında, Ebu Musa Eş’ari ile Amr b. Âs’ın, İslam ve Müslümanların çıkarlarını inceleyerek görüş bildirmelerine yönelik hakemliklerini kabul etmek zorunda kaldı. Emiru’l-Müminin’in (a.s) hakemliği kabul etmesi için yapılan baskı o kadar artmıştı ki, eğer kabul etmeseydi belki de hayatını kaybedecek ve Müslümanlar daha şiddetli bir buhranla karşı karşıya kalacaklardı. Hakemlerin görüşlerini ilan edecekleri an geldiğinde, Amr b. Âs, Ebu Musa’yı aldattı ve Muâviye’nin şeytanca planı herkese dayatılmış oldu. Hakemlik macerasından sonra İmam Ali’nin (a.s) yanında yer almış olan bir grup İmam’a karşı ayaklandılar ve kendilerinin dayattığı hakemliği kabul ettiği için, onu eleştiri yağmuruna tuttular. Kasıtîn ile savaş Hicretin 37. yılında (M. 658) vuku buldu. (Bu savaşın çıkmasına sebep olan Muâviye ve adamları tarihte Kasıtîn diye anılmaktadır.)

Marıkîn İle Savaş

İmam Ali’yi (a.s) hakemliği kabul etmeye zorlayıp da bir kaç gün sonra İmam’dan ahdini bozmasını isteyen gruba “Marıkîn” denilmektedir. Bu nedenle sonradan Hariciler diye de anılan bu grup, onun karşısında saflar oluşturup Nehrevan’da İmam’la savaştılar. İmam Ali (a.s) bu savaşı kazandı ise de, kin ve düşmanlıklar yüreklere yerleşmiş oldu. Bu savaş H. 38 (M.659) veya bazı tarihçilerin dediğine göre H. 39 da vuku buldu.

İma Ali (a.s) sonuçta; dört yıl ve birkaç ay hükümet ettikten sonra Hicretin 40. yılında, Ramazan ayının on dokuzuncu gecesi Marıkîn’den (Haricilerden) biri olan Ab­dur­rahman b. Mülcem tarafından Cami mihrabında vuruldu. Bu darbenin etkisiyle Ramazan’ın 21. gecesi şehit oldu.(60)
______
 Aşığın hikâyesini durmaksızın feryat eden bülbüle değil, sessiz sedasız can veren pervanelere sor..
Ara
Cevapla


Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 2 Ziyaretçi