Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Hz. Ali’nin Mazlumiyeti
#1
1. Bölüm (Hilafetle ilgili şikayeti, neden sabrettiği ve halkın kendine biati konusunda)

“Allah’a andolsun ki falan kimse (Ebi Kuhafe oğlu Ebubekir), hilafete göre yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek gibi üzerine giydi. Oysa sel her zaman benden akar ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yüce zirvelere yükselemez. Ben de hilafetle kendi arama bir perde gerdim, ondan tümüyle yüz çevirdim.

Ve kendi kendime düşünmeye başladım; şu kesilmiş elimle hemen atağa mı geçeyim, yoksa şu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte sürekli olarak zahmetten zahmete düşer.

Gördüm ki sabretmek akla daha yatkındır, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda ise kemik. Mirasımın tümüyle yağmalandığını görüyordum.”

Hutbeye genel bir bakış

Bu hutbe, Nehc’ül Belağa’nın en önemli hutbelerinden biridir. Resulullah (s.a.a)’den sonraki hilafet ile ilgili konuları, gizlisi saklısı olmaksızın açıkladığı için bir grup kimsenin itirazda bulunmasına sebep olmuştur. Bu hutbede Nehc’ül Belağa’nın diğer hutbelerinde olmayan bir takım noktalar yer almıştır. Kısa olmakla beraber ilk halifeler ile ilgili İslam tarihinin özeti konumundadır. Bu hutbede oldukça ilginç ve ince bir takım yorumlar vardır ve bunlar görüş sahibi kimseler için okunması gereken çok önemli konulardır. Bu hutbede yer alan bazı noktalar başka yerde görülmesi mümkün olmayan türdendir. Bu hutbeyi açıklayıp tefsir etmeden önce bir kaç noktaya işaret etmeyi gerekli görüyoruz:

1- Hutbenin adı
Bu hutbenin adı son cümlesinden alınmıştır. Hz. Ali (a.s), İbn-i Abbas’ın hutbeyi devam ettirmesi hakkındaki isteği üzere ona şöyle buyurmuştur: “Ey İbn-i Abbas bu azdığında devenin boğazının altında oluşan şişkinlikti ki geldi, sonra geri indi.” Böylece Hz. Ali (a.s), İbn-i Abbas’ın konuşmasını devam ettirmesi isteğini reddetti. Zira İmam’ı o hassas ve ateşli konuşmayı yapmaya hazırlayan hal ve durumu tümüyle değişmişti. kalabalık arasında bulunan bir şahsın Hz. Ali (a.s)’a bir mektup vermesi hazretin konuşmasının yönünü değiştirmişti.

2- Hutbenin Okunduğu Zaman
Bu hutbenin beyan edildiği zaman ile ilgili olarak Nehc’ül Belağa’yı şerh edenler arasında farklı görüşler ortaya konmuştur. Muhakkik Hoyi gibi bazı şarihler, bu hutbenin içeriğinden, senet ve yollarından istifade ederek bu sözlerin Hz. Ali’nin mübarek ömrünün sonlarında Cemel, Siffin ve Nehrevan savaşlarında ahdini bozanlar, zalimler ve dinden çıkanlar ile yaptığı savaşlardan sonra beyan edildiğini söylemişlerdir. [1]

3- Hutbenin Okunduğu Yer
Nehc’ul Belağa’yı şerh eden bir grup, bu hutbenin okunduğu yer hususunda sessiz kalmışlardır; ama bazıları Hz. Ali (a.s)’ın bu hutbeyi Kufe mescidi minberinde okuduğuna inanmaktadırlar. İbn-i Abbas bu konuda şöyle diyor:

“Hz. Ali (a.s), bu hutbeyi Rahbe’de okumuştur.[2] Hilafetten söz edildiği bir esnada Hz. Ali (a.s)’ın kalbinde büyük bir fırtına koptu ve bu sözleri söyledi.”

4- Hutbenin Senedi
Hutbenin senedi hakkında da farklı görüşler vardır. Bazı alimler bu hutbeyi mütevatir sayarken. Bu hutbede açıklanan İslam tarihiyle ilgili bazı gerçekleri kabul etmek istemeyen bazı kimseler ise, bu hutbenin Hz. Ali (a.s)’a ait olmadığını iddia etmişlerdir. Bunlara göre Hz. Ali asla hilafet hususunda şikayette bulunmamış ve bu hutbe Seyyid Razi tarafından yazılmıştır.

Meşhur Şarih İbn-i Meysem Behrani şöyle diyor: Hutbenin senedi tevatür derecesine ulaşmamıştır ancak bu hutbenin Seyyid Razi tarafından uydurulduğu iddiası da gerçek dışı bir söz ve temelsiz bir iddiadır. (Bu hutbe Hz. Ali (a.s)’ın okuduğu bir hutbedir.)”[3]

Bu hutbenin senedindeki ihtilaf, içinde zayıflık veya belirsizlik olduğu anlamında değildir. Hakeza Nehc’ul Belağa’nın diğer hutbelerinden değersiz de değildir. Hatta aksine ileride açıklanacağı gibi, bu hutbe, Nehc’ul Belağa’nın diğer bazı hutbelerinin sahip olmadığı çeşitli senetlere sahiptir.

Dolayısıyla bu hutbe hakkında yapılan eleştiriler sadece bir grup insanın zihni ve ön yargısıyla uyuşmadığı içindir. Bunlar ön yargılarını ve zihniyetlerini bu hutbe ile düzeltmeye kalkışacağına, bu hutbenin senetlerini zayıf göstermeye çalışmış ve böylece akıllarınca zihniyetlerine zarar gelmesini önlemek istemişlerdir.

Bu hutbe için Nehc’ul Belağa dışında zikredilen bazı senetler şunlardır:

1- İbn-i Cevzi, Tezkiret’ul Hevas adlı kitabında şöyle demektedir: “Bu hutbeyi Hz. Ali (a.s) bir kimsenin sorduğu soruya cevap olarak okumuştur. Hz. Ali (a.s) minbere çıkınca o şahıs, “Ne oldu da şimdiye kadar hilafet dizginlerini eline almadın?”[4] diye sormuştur.

Bu sözler İbn-i Cevzi’nin bu hutbe için başka bir senedinin de olduğunu göstermektedir. Çünkü bu şahsın sorusu Nehc’ül Belağa’da söz konusu edilmemiştir. Dolayısıyla İbn-i Cevzi bu hutbe için başka bir yol elde etmiştir.

2- Meşhur şarih İbn-i Meysem Behrani şöyle diyor: “Bu hutbeyi iki ayrı kitapta gördüm bu, her iki kitabın yazılış tarihi de Seyyid Razi’den (r.a) öncedir.” İlk önce “Mutezile’nin büyük alimlerinden olan Ka’bi’nin öğrencisi ve Seyyid Razi’nin doğumundan önce vefat etmiş olan Ebu Cafer b. Kubbe’nin yazmış olduğu “el-İnsaf” adlı kitapta; ayrıca bu hutbenin bir nüshasını gördüm ki üzerinde el-Muktedir Billah’ın veziri olan Ebu’l Hasan Ali b. Muhammed b. Fırat’ın hattı vardı ve bu da, Seyyid Razi’nin doğumundan altmış küsur yıl öncesine ait olduğunu ifade etmektedir.

Daha sonra şöyle devam etmektedir: Daha çok bu nüshanın İbn-i Fırat’ın doğumundan bir müddet önce yazıldığını tahmin ediyorum.”[5]

İbn-i Ebil Hadid ise şöyle diyor: Üstadım Vasiti 603 yılında üstadı İbn-i Haşşab’ın, “Bu hutbe uydurulmuş bir hutbe midir?” sorusuna şöyle cevap verdiğini rivayet etmektedir: “Allah’a yemin olsun ki hayır! Ben bu hutbenin Hz. Ali (a.s)’ın sözleri olduğunu, senin adının Musaddık b. Şebib Vasiti olduğunu bildiğim gibi biliyorum.”

Ben üstadıma, “halkın bir çoğu bu hutbenin Seyyid Razi’nin sözleri olduğunu iddia etmektedir.” diye söyleyince de bana şöyle cevap verdi: “Seyyid Razi ve benzerleri nerede, bu özel beyan güzelliği nerede!” Biz Seyyid Razi’nin risalesini de gördük. Onun düz yazıdaki üslubunu da biliyoruz. Bu hutbeyle hiç bir benzerliği yoktur.”

Daha sonra şöyle devam etti: “Allah’a and olsun ki ben bu hutbeyi Seyyid Razi’nin doğumundan 200 yıl önce yazılmış bazı kitaplarda gördüm. Bu hutbenin kimler tarafından nakledildiğini ve o hatların hangi alimlere ait olduğunu bile biliyorum. O zamanlar henüz Seyyid Razi’nin babası bile doğmamıştı.”

İbn-i Ebil Hadid ise sözlerinin devamında şöyle diyor: “Ben de bu hutbenin önemli bir bölümünü Mu’tezile’nin büyük alimlerinden olan Ebu’l Kasım Belhi’nin kitaplarında gördüm. Ebu’l Kasım Belhi ise el-Muktedir Billah’la çağdaş olup, Seyyid Razi doğmadan yıllar önce yaşamıştır. Aynı zamanda bu hutbenin büyük bir bölümü İbn-i Kubbe’nin (ki İmamiyye mütekellimlerinden biridir.) “el-İnsaf” adlı kitabında gördüm. İbn-i Kubbe de Ebul Kasım Belhi’nin öğrencisidir ve Seyyid Razi’den önce yaşamıştır.”[6]

Merhum Allame Emini el-Gadir, c.7, s.82’de bu hutbenin 28 kaynağını saymaktadır.

Hutbenin İçeriği
Daha önce de söz edildiği gibi, bu hutbe tümüyle Peygamber (s.a.a)’den sonraki hilafet meselesi ile ilgilidir. Hz. Ali (a.s) halifeler döneminde vücuda gelen sorunları oldukça anlamlı, ateşli ve etkili ifadelerle beyan etmiştir. Ayrıca bu hutbede Resulullah (s.a.a)’den sonra bu makama en çok kendisinin layık olduğunu belirtmekte ve hilafetin neden asıl yörüngesinden çıktığına üzülmektedir.

Hutbenin sonunda ise halkın kendisine biat etme olayını anlatmakta ve neden biatlerini kabul ettiğini oldukça güzel ve ilham verici cümlelerle beyan etmektedir.

Hilafet Meselesi Hakkında Önemli Bir Yorum
Bu hutbe, önceden de beyan edildiği gibi Resulullah’tan sonra hilafet çizgisini değiştirmek için oluşturulan oldukça şiddetli ve ağır fırtınalara işaret etmektedir. Aynı şekilde Peygamber’in hilafeti makamına kimin layık olduğunu, delil ve mantık ışığında ortaya koymaktadır. Ardından da bu olayda işlenilen hata ve Peygamber’in hilafet konusundaki açık emrinin görmezlikten gelinmesi arkasından Müslümanlar için ortaya çıkan büyük sorunlara işaret etmektedir.

Hz. Ali (a.s) Hutbe’nin başlangıcında hilafetin ilk aşaması ile ilgili şikayetini ortaya koymakta ve şöyle buyurmaktadır: “Allah’a and olsun ki falan kimse (Ebi Kuhafe oğlu), hilafete göre yerimin, değirmen taşının [7] mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek [8] gibi giyindi.”

“Takammeseha” kelimesindeki “ha” zamiri hilafeti ifade etmektedir. Kamis (gömlek) olarak tabir edilmesi de onun hilafeti örtünmek için bir gömlek ve süs olarak kullandığına işarettir. Oysa bu büyük değirmen taşı, şiddetli hareketinde düzenini sağlayan, sapmasını önleyen, İslam ve Müslümanların menfaatleri doğrultusunda dönmesini temin eden güçlü bir eksen ve mile ihtiyaç duymaktadır. Evet, hilafet bir gömlek değildir. Bir değirmen taşı örneği gibi, toplumu döndüren, idare eden bir sistemdir. Hilafetin güçlü bir merkeze ihtiyacı vardır. Yoksa hilafet asla birisinin giyeceği ve kendisini örteceği bir gömlek değildir.

Ardından hilafete diğerlerinin değil kendisinin layık olduğunu ispatlamak ve herkesin bunu bildiğini vurgulamak için, asla inkar edilmesi mümkün olmayan apaçık bir delil ortaya koymakta ve şöyle buyurmaktadır: “Oysa sel benden akar[9] ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yerlere yükselemezdi.”

“Yenhedir” (aşağı dökülür) ve “layerka” (yükselmez) tabirlerinin bir arada biri olumlu biri olumsuz kipte kullanılışının çok ince ve zarif bir anlamı vardır.

Burada imamın varlığı yüksek zirvelere sahip dağa benzetilmiştir. Bu tür dağların en doğal özelliği, gökten inen yağmur ve suyu kendine çekerek daha sonra geniş topraklara ve vadilere akıtması, bitkileri yeşertmesi ve öte yandan yüksekten uçan hiç bir kuşun zirvesine ulaşamamasıdır.

Bu benzetme ile dağların yeryüzünün güvenliğini sağlamasındaki rolüne de işaret etmektedir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağları, yolunuzu bulmanız için de ırmakları ve yolları yarattı. [10]

Evet, eğer yüce dağlar olmasaydı bir yandan yeryüzünün iç basıncı, diğer yandan ay ve güneşin çekim gücü ve denizlerin gel-git olayı, bir de rüzgar basıncı insanlardan her türlü huzur ve güveni kaldırır, gökten inen sular büyük bir sel halinde denizlere akar ve dolayısıyla da çeşme ve nehir şeklinde bir su stokuna sahip bulunmazdık.

Her ümmet için masum bir imamın varlığı bir çok huzur ve bereketlerin kaynağıdır. Ayrıca bu tabir hiç kimsenin İmam’ın yüce fikirlerine, marifet derecesine ve şahsiyetinin özüne eremeyeceğini de göstermektedir. Hz. Ali (a.s.)’ı da muallimi olan Peygamber-i Ekrem, ve diğer Masum imamlar dışında hiç kimse hakkınca derk edemez.

Ashabı, takipçileri ve dostlarından herkes bu büyük okyanustan kendi varlık kapasitesi ölçüsünde istifade eder. Ama derinlikleri hiç kimse tarafından bilinemez.[11]

Ayrıca şu nükteye de dikkat etmek gerekir ki değirmen taşının dönmesi için de nehirlerden faydalanılmaktadır. Bu nehirler ise yüce dağlardan akmaktadır. Ayrıca değirmen taşları dağların bir parçası olup dev kayalardan elde edilmektedir. Yukarıdaki tabir ise bütün bu anlamların tümüne işaret ediyor olabilir. Yani ben hem değirmen taşının miliyim, hem değirmen taşıyım hem, harekete geçirici gücüm.

Yine bilindiği gibi dağların dorukları, semavi bereketleri kar şeklinde kendi bağrında barındırmakta ve daha sonra yavaş yavaş buradaki su kaynağını susuz topraklara akıtmaktadır. Bu da Hz. Ali (a.s)’ın vahiy kaynağına ve Peygamber (s.a.a)’in sonsuz varlık denizinden faydalanmasına işaret de olabilir.

Bazı şarihler “sel” tabirinin yukarıdaki cümlede Hz. Ali (a.s)’ın vehbi ilim ve bilgisine gizli bir işaret olduğunu kabul etmişlerdir. Nitekim İslam Peygamberi (s.a.a) de, “Ben ilim şehriyim, Ali ise kapısıdır”[12] diye buyurduğu meşhur hadisi de buna işaret etmiştir. Yine Kur’an-ı Kerim’de “De ki: Suyunuz çekiliverse söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?”[13] ayeti ile ilgili olarak İmam Ali bin Musa Rıza (a.s), ayetteki “main mein” (akarsu) kelimesini Hz. Ali’nin ilmi diye tefsir etmiştir.[14]

Burada insanın aklına şu bir kaç soru takılmaktadır: İlk önce şöyle bir itirazda bulunulabilir: Neden Hz. Ali (a.s) burada kendisini övmektedir? Oysa insanın kendisini övmesi kınanmış bir özelliktir. Nitekim bir rivayette şöyle buyurmuştur: “İnsanın kendisini tekiye etmesi çirkindir.”

Bu soruya verilecek cevap olarak, kendini tanıtmak ile övmek arasındaki farklılığa dikkat etmek gerekir. Bazen halk birinin şahsiyetinden habersizdir ve bu bilgisizliği sebebiyle de ondan yeterince istifade edememektedir. Bu gibi durumlarda insanın bizzat kendisi, yada başkası tarafından tanıtılması hiçbir zaman kusur sayılmamaktadır. Hatta sevap ve kurtuluş yolu da budur. Bu bir doktorun reçetesinin üst tarafında tıp uzmanlığının niteliğini belirtmesi için yaptığı tanıtıma benzemektedir. Bunlar kendini övmek değildir; sadece insanların sorunlarını halletmek için onlara yol göstermeye yarar.

Akla gelen ikinci bir soruda şudur: “Oysa sel benden akar ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yerlere yükselemezdi.” Cümlesinde yer alan iddianın delili nedir?

Bunun cevabı birinci sorunun cevabından daha açıktır. Çünkü İslam ve Müslümanların tarihi hakkında az bir bilgisi bulunanlar bile Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s)’ın ilim ve bilgideki eşsiz makamını bilirler.

Zira Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’den, Hz. Ali (a.s)’ın geniş ilmi hususunda nakledilen bir çok hadislerin, yanı sıra İslam alimlerinin de belirttiği gibi tüm İslami ilimlerin Hz. Ali (a.s)’dan vücuda geldiği yani, bütün bu ilimlerin kurucusu sayılmasıda bu gerçeği vurgulamaktadır.[15] Diğer yandan halifeler zamanında ortaya çıkan ve diğerlerinin halletmekten aciz kaldığı tüm sorunların çözümü noktasında Hz. Ali’ye (a.s) başvurmaları ve bunlardan öte Hz. Ali’nin Nehc’ül Belağa’daki hutbelerine, mektuplarına ve kısa sözlerine bakmak da hazretin ilim derecesini anlamak için yeterlidir. Müslüman olsun veya olmasın her insaf sahibi kimse Nehc’ül Belağa’yı dikkatlice okuyacak olursa Hz. Ali’nin ilmi büyüklüğü karşısında boyun eğer ve “Oysa sel benden akar ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yerlere yükselemezdi.” cümlesinin anlamını açıkça anlar.

Burada akla takılan üçüncü soru ise şudur: Neden Hz. Ali (a.s) Resulullah (s.a.a)’den sonra hilafet hususunda ortaya çıkan olaylardan şikayet ediyor? Acaba bu onun sabır, teslim ve rıza makamına ters düşmez mi?

Bu sorunun cevabı da şöyledir: Sabır, teslim ve riza makamını taşımak bazı gerçeklerin tarihe kaydedilmesi zorunluluğu ile asla çelişmemektedir. Özellikle hilafet konusunda gerçeklerin söylenmesi önemli bir farz sayılır. Çünkü, İslam toplumunun ve özellikle gelecek nesillerin doğruyu teşhis edip İslam’ı anlamada kimi kendilerine ölçü olarak kabul edeceklerini bilmeleri için Hz. Ali (a.s)’ın bu gerçekleri beyan etmesi gerekiyordu.

Hz. Ali (a.s), daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Ben de hilafetle arama bir perde çektim, ondan yüz çevirdim.”[16]

Bu tabirden de anlaşıldığı üzere Hz. Ali (a.s) kendisini bu olaylar karşısında görünce, asla çatışmaya kalkışmadı ve büyük bir fedakarlıkla ileride açıklamaya çalışacağımız sebepler yüzünden hilafetten vazgeçerek bir kenara çekildi. Ama öte yandan, “bu büyük sapıklık karşısında ne yapması gerektiği ve ilahi sorumluluğunu nasıl yerine getirmesi” düşüncesi onun ruhunu sürekli sıkıyordu.

Bu yüzden hemen ardından şöyle buyurmaktadır: “Başladım düşünmeye; kesilmiş elimle atağa mı geçeyim, yoksa kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim?”

Hz. Ali (a.s) bu cümle ile, ümmet karşısındaki sorumluluğunu, Allah ve Peygamberi tarafında verilen görevi unutmadığını vurgulamak istiyor. Sonra iki sorun arasında kaldığını şöyle belirtiyor: Birinci sorun şu idi: Eğer kıyam edip muhaliflerle çatışsaydım bu çatışma yeterli bir güce sahip olmadığım için zaferle sonuçlanmaz ve sadece Müslümanlar arasında bir ayrılık yaratırdı, münafıkların ve düşmanların eline fırsat geçerdi. Onlar sürekli böyle bir fırsatı gözetliyordu. İkinci sorun ise o karanlık ve sapmalar karşısında sabretmemdi.

“Tahye” zulmet ve karanlık anlamında olduğu halde “tahyetun amya” (kör bir karanlık) diye bir tabir kullanılması şuna işaret etmektedir ki bazen karanlıklar şiddetli değildir ve içinde bir takım karartıları seçmek mümkündür. Ama bu karanlık kör bir karanlık diye nitelendirilecek kadar şiddetliydi.

Daha sonra o zamanın şartlarını üç kısa ve anlamlı cümleyle açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte zahmetten zahmete düşer.”[17]

Bu tabirlerden de açıkça anlaşıldığı üzere hilafet konusundaki sapma genel bir sorun ve acı olarak herkesi büyük bir baskı altına almıştı. Küçükleri tümüyle ihtiyarlatmış ve büyükleri tümüyle yıpratmıştı. Ama müminlerin hiç şüphesiz çektiği acı kat kat daha fazlaydı. Zira İslam camiasının her gün artan problemleri ve kendisini her yönden tehdit eden tehlikeler onları sonsuz bir derde ve derin bir üzüntüye düşürmüştü. Bu dert ve musibetler çok kısa bir zamanda Ümeyye oğulları döneminde daha belirgin bir şekilde ortaya çıktı.

Hz. Ali (a.s) daha sonra bu iki zor ve tehlikeli seçenek karşısında aldığı kararı şöyle açıklamaktadır: “Gördüm ki sabretmek akla daha yatkındır, sabrettim.”[18]

Olayın bütün yönlerini göz önünde bulundurup üzerinde iyice düşündükten sonra bu sorunlar karşısında sabretmenin akla daha yatkın olduğunu gördüm.

“Sabrettim, (bu sabrım huzur içinde değildi) ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik.”[19]

Bu tabir, Hz. Ali (a.s)’ın o yıllardaki dert ve keder dolu durumunu gözler önünde sermektedir. Hz. Ali (a.s) bir yandan gözlerini kapayıp olayları görmezlikten gelemiyor ve bir yandan da şahit olduğu durumlar yüzünden feryat edemiyor, içindeki acıları dışarıya yansıtamıyordu. Çünkü o yavaş yavaş her şeyini yitirdiğini görüyordu. “Mirasımın yağmalandığını görüyordum.”

Nükteler
1- Neden İmam sabrı tercih etti? Tarihin de açıkça tanıklık ettiği üzere İslam düşmanları ve münafıklar Peygamber (s.a.a)’in vefatı için adeta gün sayıyorlardı. Onlardan bir çoğu Peygamber vefat ettiğinde Müslümanların birlik ve beraberliğinin bozulacağını ve din karşıtı hareket için gerekli şartların oluşacağını ve dolayısıyla da daha yeni kurulan İslam devletini ortadan kaldırabileceklerini sanıyorlardı. İşte bu şartlarda eğer Ali (a.s) kendi hakkını almak için, başka bir deyimle Müslümanları Peygamber (s.a.a) dönemindeki gerçek İslam’a döndürmek için kıyam edecek olsaydı, hilafet sahnesinden uzaklaştırılması için önceden alınan karar yüzünden hiç şüphesiz büyük bir çatışma meydana gelecek ve dolayısıyla münafık ve düşmanların kötü arzularına ulaşması için gerekli ortam sağlanmış olacaktı. Dıştan gelen tehditler Peygamber’in mübarek hayatının son günlerine kadar bizzat Peygamber (s.a.a)’in endişelenmesine sebep olduğu tarihi bir gerçektir. Nitekim meşhur İslam tarihi kitaplarında şu tabirler yer almıştır: “Peygamber (s.a.a) vefat edince cahiliye Arapları geriye dönüş hareketini başlattı. Yahudi ve Hıristiyanlar kıyam ettiler, münafıklar ortaya çıktılar. Müslümanların durumu ise, soğuk ve yağmurlu bir gecede çobansız olarak çölde başı boş dolaşan koyun sürüsünü andırıyordu.”[20]

Bunların hepsi bir yana, hiç bir dost ve taraftar olmadan kıyam etmesi kendisinin zafere erişmesini daha da zorlaştıracaktı. Eğer kıyam edecek olsaydı bir çok cahil kimse bu kıyamın önemli ilahi haklar için değil; şahsi bir takım sebepler yüzünden gerçekleştiğini iddia edecekti. Özellikle bu kıyamın yenilgiyle sonuçlanması, gerçek İslam’ı korumakla görevli bir kuşağın tamamen yok olup sahneyi İslam hilafeti adına rol almış kimselerin bırakmaları etmeleri anlamına gelirdi.

Ama hilafetin, gerçek sahiplerinin elinden alınması sonucu vücuda gelen zorluklar ve kayıplar her gün daha da çoğalıyordu. Bütün bunlar birer diken olarak Hz. Ali (a.s)’ın gözlerine giriyor ve bir kemik şeklinde boğazına saplanıyordu.

Bu bütün Müslümanlar için tarih boyunca alınacak bir ders konumundadır. Müslümanlar kaybolan haklarını almaya kalkışmalarının İslam’ın temeline zarar verdiğini gördüklerinde kendi haklarına göz yummalı ve dinin temellerini korumayı her şeyden öne geçirmelidirler ve haklarını kaybetmekten kaynaklanan acılara sabretmeli sessiz kalmalıdırlar.

Bu anlamın bir benzeri 26. hutbede de aynen şöyle yer almıştır:

“Ben baktım ve gördüm ki bu hakkı almak için kendi ailemden başka bir yardımcım yok, diken dolu gözlerimi kapadım, kemik saplanmış boğazımla yudum yudum olayları içime döktüm.”

2- Neden hilafet hakkı “miras” olarak ifade edilmiştir?

Yukarıdaki tabirlerde de okuduğumuz üzere Hz. Ali (a.s): “Ben mirasımın yağmalandığını gördüm” buyurmuştur. Burada, “Neden hilafetten, “miras” diye söz edilmiştir? diye bir soru akla gelmektedir.” Bu sorunun cevap olarak, hilafetin Peygamber (s.a.a)’den masum halifesine ulaşan ilahi ve manevi bir miras olduğuna dikkat etmek gerekir. Elbette hilafet; kişisel maddi bir miras ve zahiri bir hükümet değildir. Bu tabirin bir benzeri Kur’an ayetlerinde de açıkça yer almıştır. Nitekim Zekeriyya Allah’tan evlat isteyince onun kendi varisi ve Al-i Ya’kub’un varisi olmasını ve nübüvvet mirası ile insanların önderliği makamını hakkıyla yerine getirmesini arzu etmektedir: “Tarafından bana bir veli (oğul) ver ki o bana varis olsun; Ya’kub hanedanına da varis olsun.”[21]

Gerçekte bütün ümmete ait olan bu miras yalnız Peygamber (s.a.a)’in yerine geçen halifenin ve imamın elinde bulunmaktadır.

Nitekim semavi kitaplar hakkında Kur’an’da şöyle okumaktayız: “Sonra kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize miras bıraktık.”[22]

Bu yüzden meşhur bir hadiste de şöyle yer almıştır: “Alimler Peygamberlerin varisleridir. [23]

Bu sözün en büyük şahidi ise, Hz. Ali’nin hayatıdır. O ameli açıdan da mal ve makama en küçük bir bağlılığının olmadığını ve hilafeti (ilahi işlevini yerine getiremediği taktirde) eski bir ayakkabı veya bir hayvanın sümüğü gibi değerlendirdiğini açıkça göstermiştir. Dolayısıyla bir makam olarak hilafeti kaybettiği için gözlerinde diken, boğazında kemikle yaşadığı söylenemez.

Bazıları “yağmalanan miras” deyiminden maksadın Peygamber (s.a.a)’in hayatta iken Hz. Fatime’ye hediye ettiği Fedek bağı olduğunu söylemişlerdir. [24] Ama bu, oldukça uzak bir ihtimal olarak gözükmektedir. Zira bu hutbenin tümü hilafet ile ilgilidir ve dolayısıyla bu cümle de bu anlam çerçevesinde değerlendirilmelidir.

3- Hz. Ali (a.s) İnziva Dönemi

Hiç kimse Hz. Ali (a.s)’ın evinin bir köşesine çekilmesi sebebiyle İslam dünyasının uğradığı zararları ve büyük kayıpları hesaplayamaz. Sadece Hz. Ali’nin acı olaylar, sıkıntılar ve birbiri ardınca gerçekleşen savaşlar ile birlikte olan kısa süren hilafeti döneminde söylediği hutbeleri, mektupları ve kısa sözlerinden oluşan Nehc’ul Belağa’ya bir bakacak olursak ilmi boyut açısından evinin bir köşesine çekildiği 25 yıl boyunca ümmetin uğradığı zararın boyutlarını tahmin edebiliriz. Hz. Ali (a.s) eğer bu uzun yıllar boyunca halife olarak ümmet arasında yer alacak olsaydı Müslümanlar hatta tüm insanlık için ne kadar büyük bir ilmi birikim ve hazineler bırakabilirdi?

Ama elden ne gelir! Bu büyük feyzi ve tarihi nimeti Müslümanlardan ve insanlıktan aldılar ve telafi edilmesi asla mümkün olmayan bir çok kayıplara neden oldular.

4- Neden Hz. Ali (a.s) hilafet meselesini söz konusu etmektedir?

Bazılarına göre Hz. Ali (a.s) aslında geçmişe ait bulunan hilafet konusuna hiç girmeseydi, halkın unutmasını sağlasaydı ve bu vesileyle bir çok ihtilafın vücuda gelmesine engel olsaydı daha iyi olurdu.

Bu sözlerin bir benzerini bugünde dile getirenler vardır. Hz. Ali (a.s)’ın Peygamberden hemen sonraki hilafet hakkı söz konusu edildiğinde şöyle demektedirler: “Müslümanların vahdetini korumak için susmalısınız, bu olayları unutmalısınız, biz bugün büyük düşmanlarla karşı karşıyayız. Bugün böylesi konularla uğraşmak bizleri ortak düşmanlarımızla savaşmaktan alıkoymaktadır. Aslında bu tür konuları tartışmanın hiçbir faydası yoktur. Zira her fırkanın mensupları kendi akıllarınca bir karar almış ve yollarına devam etmektedirler. Dolayısıyla bu tür konuları devam ettirmenin bir faydası yoktur denilmektedir.

Bu eleştiri ve soruya cevap olarak iki önemli noktayı hatırlatmak gerekir:

a: Peygamber (s.a.a) Hz. Ali (a.s)’ın hilafetini sık sık vurgulamakta ve Allah’ın emriyle yalnızca onun bu işe layık olduğunu ifade etmekteydi. Peygamber (s.a.a), bu açıklama ve bayanlarını kendi isteği üzere değil, ilahi emir gereği yapıyordu.

Gerçekte peygamberlerin gönderiliş gayesi de, insanları batıla uymaktan kurtarıp onlara hakkı göstermektir. Kur’an-i Kerim’in bir çok ayetleri eski peygamberlerle ilgili olan saptırılmış gerçekleri açıklamak ve insanlara hakkı açıklamakla ilgilidir. Çünkü yüce ilahi şahsiyetlerle ilgili her türlü sapma sonraki kuşaklarda yanlış değerlendirmeleri ve büyük yanılgıları meydana getirecektir.

Hz. Ali (a.s) Peygamber (s.a.a)’in takipçisi olarak her yerde hakikatin savunucusu olmuştur ve hakikat ile bağdaşmayan mevcut olaylara karşı koymuştur. Dolayısıyla araştırmacıların yıllar sonra insaf üzere hüküm vermeleri için hilafet ile ilgili bu hakikatleri dile getirmiştir. Böylece mevcut durumları ölçü yapmadan hakikatleri düşünmek isteyen kimseler gerçeği anlayabilir ve araştırmaları sonucunda doğru yolu bulabilirler.

Velhasıl gerçekleri örtmek doğru olmadığı gibi mümkün bile değildir. Çünkü hak üzere kurulan bu alemde gerçekler kendini ortaya koyacak hak taraftarları onu ister istemez arayıp bulacaklardır.

Şüphesiz Resulullah (s.a.a)’dan sonraki imamet ve hilafet konusu en önemli dini konularımızdan biridir. İster Ehl-i Beyt mektebi takipçilerinin inandığı gibi bu konuyu dinin temel bir konusu kabul edelim veya bu konuda başka bir görüşe sahip olalım hiç fark etmez. Her haliyle bu konu Müslümanların görüş açılarında, içinde bulundukları tarihi süreci değerlendirmelerinde, hatta İslam’ı anlamalarında doğrudan etkili olan bir konudur. Bazı cahillerin sandığı gibi geçmiş tarihle ilgili kişisel bir olay değildir. Bugün, yarın ve gelecek ile ilgili bir çok etkileri vardır ve bir çok dini konular ile yakından ilgilidir. İşte bu yüzden Ali (a.s) zahiri hilafeti döneminde defalarca bu konuya değinmiştir.

b: Müslümanların birlik ve beraberliğini bozan konular yersiz tartışmalara sebep olan bağnazlık ve saldırılardır. İki tarafın da mantıksal ve ilmi ölçülere uyarak yaptığı akli tartışmalar Müslümanların vahdetini asla bozmaz. Hatta birbirlerini doğru şekilde tanımalarına sebep olduğu için birliğin sağlanması için olumlu yönde etki yapar.

Semavi dinler arasındaki ihtilaflar konusunda da bu tür tartışmaların büyük bir faydası ve katkısı vardır. Bu tür tartışmalara karşı koyanlar bilmeyerek de olsa ihtilafların artış kaydetmesine ve ayrılıkların büyümesine katkıda bulunmaktadırlar.

[1] - Minhac’ul Beraat fi Şerh-i Nehc’il Belaga c.3 s.32

[2] - Rahbe aslında geniş yer anlamındadır. Bazılarının inancına göre Kufe’de bulunan bir mahalle adıdır. Bazıları ise Kufe’den sekiz fersah uzakta bulunan bir beldenin adı olduğuna inanmaktadırlar. (Mecme’ul Bahreyn ve Mesadir’ul İttila’)

[3] - Şerh-u Nehc’il Belağa, İbn-i Meysem, c.1, s.251

[4] - Tezkiret’ul Havas, s.124

[5] - Şerh-u İbn-i Meysem-i Behrani, c.1, s.252

[6] - Şerh-u İbn-i Ebi’l Hadid, c.1, s.205

[7] - “Reha” kelimesi de değirmen taşı anlamındadır. Bu kelime “nakıs-i vavi” veya “nakıs-i yai” şeklinde de kullanılmıştır. (Son harfi “vav” veya “ya” şeklinde de telaffuz edilmiştir.)

[8] - “Takammese” kelimesi, “gömlek” anlamına gelen “kamis” kökünden türemiştir. Dolayısıyla da “takammese” kelimesi “gömlek giyindi” anlamındadır.

[9] - “Yenhedir” kelimesi “inhidar” maddesinden olup çok/fazla bir şekilde dökülmek ve baş aşağı akmak anlamaktadır.

[10] - Nahl Suresi: 15.

[11] - Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s)’ın sözlerinin gerçeğini anlamak ve ümmetin diğer bireylerinden tartışmasız üstünlüğünü derk etmek için bu kitabın önsözünde yer alan Hz. Ali’nin faziletleri ile ilgili kısa bilgilere baş vurunuz.

[12] - Bu meşhur hadisin Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki senetleri için de, İhkak’ul Hak c.5, s.480- 501’e müracaat ediniz.

[13] - Mülk Suresi: 30.

[14] - Tefsir-u Nur’üs Sakaleyn, c.5, s.5, 386 Bu tefsirin, kelimenin zahiri anlamı olan “akarsu” ile de bir çelişirliği yoktur. Nitekim bazı rivayetlerde ise bu kelime İmam’ın varlığı diye tefsir edilmiştir. Dolayısıyla bütün bu anlamların hepsi de ayetin mefhumu için de değerlendirilebilir.

[15] - İbn-i Ebi’l Hadid, Nehc’ul Belağa şerhinde bu konuda geniş bir açıklamada bulunmuştur. İslami ilimleri tek tek sayarak tarih açısından Ali’nin (a.s) bu ilim okyanusuyla ilişkisini açıklamadadır. (Şerh-u Nehc’il Belağa, İbn-i Ebil Hadid, c.1, s.17- 20

[16] - “sedeltu” kelimesi “sedl” maddesinden türemiş olup aslında bir şeyin yukarıdan örtercesine aşağıya inmesi anlamındadır. O halde “seletu” cümlesinin anlamı şudur: “onu terk ettim, üzerini örttüm.”

“Keşh” kelimesi ise yan, böğür anlamındadır. Dolayısıyla “teva anhu keşhehu” cümlesi itinasızlık ve bir şeyden sarf-ı nazar etmekten kinayedir.

[17] - “Yekdehu” kelimesi “kedh” maddesinden türemiş olup yorgunlukla iç içe olan gayret ve çaba anlamındadır.

[18] - “hata” kelimesindeki “ha” edatı tembih ve ikaz alametidir. “ta” ise dişi için işaret ismidir ve önceki cümlede geçen “tehyetin” (karanlık ve zulmet) kelimesine işarettir.

Bazıları ise cümleden anlaşılan bir halete işaret ettiğini söylemiştir.

[19] - “Ahca” kelimesi “hace” maddesinden türemiş olup “akıl” anlamındadır. Dolayısıyla “ahca” daha akıllıca anlamındadır. “kazen” ise kirlilik ve çerçöp anlamındadır. “şecen” kelimesi ise hüzün, gam, dert, şiddet ve dert anlamındadır. Bazen de boğazda tıkanan kemik anlamındadır.

[20] - Sire-i İbn-i Hişam, c.4, s.316

[21] - Meryem Suresi:, 5- 6

[22] - Fatır Suresi: 32.

[23] - Usul-i Kafi, c.1, s.32 ve 34

[24] - Minhac’ul Beraat, c.3, s.45
______
 Aşığın hikâyesini durmaksızın feryat eden bülbüle değil, sessiz sedasız can veren pervanelere sor..
Ara
Cevapla
#2
Hz. Ali’nin Mazlumiyeti ve Şikayetleri
(Şıkşıkıye Hutbesi)
2. Bölüm

“Ta ki birincisi böylece yolunu tamamlayıp, hilafeti kendinden sonraki falana (İbn-i Hattab’a) verdi, gitti.

(Hz. Ali daha sonra A’şa’nın şu beytini okudu.)

“Cabir’in kardeşi Hayyan’ın yanındaki hayatımla

Şimdiki hayatım arasında ne benzerlik var!”

(Ben şimdi her gün sıcak havada çalışıyorum, o zaman ise nimetler içinde yüzüyordum.)

Ne kadar ilginç! Yaşarken halkın kendisini bırakma­sını isterdi. Ama ölümden sonra kendi yerine öbürünün geç­mesini sağladı. Bu iki kişi hilafeti devenin iki memesi gibi kendi aralarında paylaştılar. Hilafeti öyle sert ve kaba bir yere attı ki sertliği insanı derinden yaralar, ol­dukça kaba davranırdı.

Hilafeti boyunca oldukça düştü, sürçtü. Habire sürçtükçe özür dileyip durdu, hilafet sahibi, huysuz bir deveye binmişe benzerdi. Öyle bir deve ki yularını çekse burnu yırtılır, ya­ralanırdı, dizginlerini salsa kendi nefsini yokluğa, helake atardı.

Allah’ın bekasına ( yüce varlığına) and olsun ki, insanlar onun zamanında birçok ihtilafa düştü, huysuzlaştıkça huysuzlaştı, renkten, renge büründü ve birbirini suçladı. Ama ben bu uzun zaman boyunca birçok zahmet ve mihnete düş­meme rağmen yine de sabretmesini bildim.”

Şerh ve Tefsir

İkinci Halife Dönemi

Hz. Ali (a.s) bu hutbenin başka bir bölümünde ikinci halifenin dönemine işaret etmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Ta ki birincisi yolunu tamamlayıp, gitti.”[1]

Daha sonra şöyle devam etmektedir: “Onu kendinden sonraki falana (İbn-i Hattab’a) verdi.”

“Edla” kelimesi “delv” kökünden alınmıştır. Kuyudan su çekmekte kullanılan iple bağlı kovaya “delv” dendiği gibi, bu kavram ödül, rüşvet veya zahmet hakkı olarak birine bir şey verme hususunda da kullanılmaktadır. Kur’an- ı Kerim bu konuda şöyle buyurmaktadır: “O malları hakimlere vermeyin.” [2]

İbn-i Ebil Hadid Mutezili burada şöyle diyor: İkinci halifenin hilafeti hakikatte birinci halifenin bir takım işler karşılığında kendisine verdiği bir mükafattı. Ebu Bekir’in hilafetini sağlamlaştıran, muhalifleri ezip sindiren, Zübeyr’in kılıcını kıran, Mikdad’ı geri iten, Sa’d bin Ubade’yi Sakife’de ayaklar altına alan ve “Sa’d’ı öldürün Allah onu öldürsün!” diyen ve Sakife günü “Hilafet hususunda yeterli bir tecrübe ve ilme sahibim” diyen, Hubab bin Münzir’in burnunun üzerine vuran ve onu susturan ikinci halifeydi. Haşimi oğullarından Fatıma’nın (a.s) evine sığınanları tehditle dışarı çıkaran yine oydu.

Daha sonra ikinci halife hakkında şöyle demektedir: “Eğer ikinci halife olmasaydı Ebu Bekir için hiçbir şey sabit kalmaz ve hiçbir şey ayakta durmazdı.”[3]

Buradan da anlaşıldığı üzere “edla” tabiri bir çok ince nükteleri de içermektedir. Hz. Ali (a.s) daha sonra meşhur şair A’şa’nın [4] şiirini örnek vermektedir.

“Cabir’in kardeşi Hayyan’ın yanındaki hayatımla

Şimdiki hayatım arasında ne benzerlik var!”

(Ben şimdi her gün sıcak havada hayatımı temin etmek için çölleri kat ediyorum, o zaman ise nimetler içinde yüzüyordum.)[5]

Yani ben Resulullah zamanında saygın ve herkesten ona daha yakın, hatta Resulullahın nefsi konumundaydım. Ama, ondan sonra beni geri ittiler, inzivaya sürüklediler. Herkesten daha çok layık olduğum hilafeti kendi aralarında elden ele dolaştırdılar. Bazıları ise Hz. Ali’nin bu şiiri örnek vermesinden maksadının kendi hilafetiyle önceki üç halifenin hilafetini mukayese etmek olduğunu söylemişlerdir. Yani onların hilafeti büyük bir özür ve rahatlık içinde geçti. Oysa Hz. Ali’nin (a.s) hilafeti döneminde asr-ı saadetten uzak düşüldüğü ve düşmanların yaygınlaşan kışkırtmaları sebebiyle korkunç olaylar ve fırtınalar koptu. (Elbette bu ihtimal A’şan’ın kendi halini Hayyan’ın haliyle mukayese ettiği takdirde söz konusudur).[6]

Hz. Ali (a.s) daha sonra burada başka ilginç bir olaya işaret etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Ne kadar ilginç! Yaşarken halkın kendisini bırakma­sını isterdi. Ama ölümden sonra yerine öbürünün geç­mesini sağladı.”

Bu söz Ebu Bekir’den nakledilen meşhur bir söze işarettir. Ebu Bekir hilafetinin ilk günlerinde halka hitap ederek şöyle demişti: “Beni bırakın, ben sizin hayırlınız değilim.” Bazıları ise bu sözü başka bir türlü nakletmiştir: “Hayırlınız olmadığım halde, beni hilafet makamına seçtiler.”[7]

Bu rivayet her iki şekilde de onun hilafeti kabule meyilli olmadığını göstermektedir. Bazılarının söylediğine göre ya hilafet işine itina göstermiyordu veya Hz. Ali (a.s) var iken kendini bu makama layık görmüyordu. Her iki haliyle de bu söz, ömrünün sonunda yaptığı işle örtüşmemektedir. Bu, Hz. Ali’nin (a.s) karşısında şaşırıp kaldığı bir şeydir. Zira o bu geçmişine rağmen halkın fikir ve görüşlerine müracaat etmeksizin çok acele bir şekilde hilafetin hemen intikali için gerekli şartları hazırladı.

Hz. Ali (a.s) konuşmasının bu bölümünde şöyle buyurmaktadır: “Bu iki kişi hilafeti devenin iki memesi gibi kendi aralarında paylaştılar.”

“Zer’” meme anlamındadır. “Teşettera” ise bir şeyin bir bölümü, parçası anlamındadır.

Bu, sırayla bir şeyden istifade eden kimseler hakkında çok ilginç bir benzetmedir. Zira dişi devenin dört memesi vardır. Birbiri ardınca ikişer sıra halinde durmaktadır. Genelde süt sağarken de ikişer memesi sağılmaktadır. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) da bu tabirinde iki meme ifadesini kullanmıştır. “Teşettera” tabiri her ikisinin, o memelerin bir bölümünden istifade ettiğine, diğer bir bölümünü ise öbürüne bıraktığına işaret etmektedir. Velhasıl bu tabir olayın önceden tezgahlandığına ve tesadüfi bir şey olmadığına delalet etmektedir.

Bir Sorunun Cevabı

Bazıları burada Ebu Bekir’den nakledilen ve hayırlıları olmadığı için biatlerini geri almasını istediğini belirten sözlerin aynısının Nehc’ul- Belağa’da Osman’ın katlinden sonra Hz. Ali (a.s) tarafından da halka hitaben söylenmiş olduğunu ifade etmektedirler. Evet Hz. Ali (a.s) 92. hutbede şöyle buyurmaktadır: “Eğer beni bırakırsanız, ben de sizden biri gibiyim. Belki de sizin emir olarak seçtiğiniz kimseye oranla ben daha çok dinleyen ve itaat eden biri olacağım. Benim size vezir olmam, emir olmamdan daha hayırlıdır.”

Burada İbn-i Ebil Hadid’in bir sözü vardır ve bizim de söyleyeceğimiz bir sözümüz vardır. İbn-i Ebil Hadid bu konuda şöyle diyor: “İmamiye Şiası bu soruya bir cevap vermiştir ve Ebu Bekir’in sözü ile Ali’nin (a.s) sözü arasında büyük bir farklılık olduğunu beyan etmiştir. Ebu Bekir; “Ben sizin hayırlınız değilim, dolayısıyla hilafete layık değilim; zira halife herkesten daha salih olmalıdır.” derken Ali Hz. (a.s) asla böyle bir şey dememiştir. O sadece hilafeti kabul ettiği takdirde fitnecilerin fitne koparmasından çekinmiştir. [8]

Daha sonra İbn-i Ebil Hadid şöyle diyor: “bu söz İmamet şartının efzeliyet (en üstün olma vasfı) olduğu takdirde doğrudur.” (Burada bazılarının Hz. Ali’nin halifenin efzel (en üstün) olması gerektiğine inanmama ihtimaline işaret edilmektedir ki bu söz akıl ve mantık ile örtüşmemekte, ifadesi bile büyük bir ayıp sayılmaktadır.

Ama biz, konunun bundan çok daha yüce olduğunu ifade etmek isteriz. Eğer bizzat delil olarak öne sürdükleri 92. hutbeyi dikkatle inceleyecek ve bu cümleler arasında var olup delil gösterme makamında gizletilen tabirleri göz önünde bulundurursak Hz Ali’nin (a.s) sözünün delili açıklığa kavuşur. Hz. Ali (a.s) açık bir şekilde şöyle buyurmaktadır: “Ben, “beni bırakıp başkasının yanına gidin” diyorsam bu farklı çehreleri ve çeşitli boyutları olan bir işi karşılamaya gittiğimiz sebebiyledir. Öyle şeylerdir ki bu, kalpler karşısında sağlam, akıllar ise sabit kalmamaktadır.” (İslami emirlerin ve nebevi öğretilerin bu müddet boyunca tümüyle değiştiği sebebiyle ve mecburen devrimci hareketlere girişmesi gerektiğine ve bir takım kimselerin muhalefetiyle karşılaşacağına işaret etmektedir.) Daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Zira ufukların yüzünü (gerçekleri) karanlık bulutlar kaplamış, hakkın doğru yolu kaybolmuş ve bilinmez kalmıştır.”

Daha sonra asıl konunun da yer aldığı şu cümleyi buyurmaktadır: “Biliniz ki eğer davetinizi kabul edecek olursam bildiğim şeyler esasınca sizlere davranacağım. Onun bunun kınamasına asla aldırmayacağım.” (O halde bana biat etmeniz sizler için zor olacaktır, buna hazırlıklı değilsiniz, başkasına gidiniz.)

Hz. Ali’nin (a.s) hilafet işinde efzel (en üstün) olmayı farz kabul ettiğinin delili ise başka hutbede buyurduğu şu sözdür: “Ey insanlar imamet ve hilafete en layık olanınız bu konuda en güçlü ve ilahi emirleri en iyi bileninizdir.”[9]

O halde Hz. Ali (a.s) ile Ebu Bekir’in sözlerini kıyas etmek bile çok yanlış bir tutumdur. Zira bu iki kelam arasında hiçbir benzerlik yoktur.

Bu konuya İbn-i Ebil Hadid’in birinci halifenin sözünü tevil etme makamında söylediği sözü naklederek son veriyoruz. O şöyle demektedir: İmamet hususunda efzel (en üstün) olmayı şart koşmayanlar sadece bu rivayet hakkında değil, hiçbir benzeri konuda problem yaşamamaktadır. Hatta bunu kendi inançlarına bir delil kabul etmektedirler. Zira birinci halife şöyle demiştir: “Ben hayırlınız olmadığım halde, halife seçildim.”

“Beni bırakın” rivayetini kabul edenler de şöyle demişlerdir: “Bu söz ciddi bir söz değildi. Birinci halifenin maksadı halkı imtihan etmek ve onların kendisine ne kadar muvafık veya muhalif; dost veya düşman olduğunu görmek içindi.”[10]

Bu tür tevillerin zayıflığı herkesçe bilinmektedir. Zira herkesin itirafı gerçek anlamında yorumlanmalıdır. Bu konuda yapılan teviller burada maalesef olmayan apaçık delilleri gerektirmektedir. Başka bir tabirle bu itiraf her mahkemede gerçek bir itiraf olarak kabul görür ve mukabilinde hiç bir açık delil olmadığı takdirde hiç bir özür kabul edilmez.

Daha sonra ikinci halifenin şahsiyeti, özel sıfatları ve zaman ve muhitinin niteliği hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Hilafeti öyle sert ve kaba bir yere attı ki sertliği insanı derinden yaralar, ol­dukça kaba davranırdı. Hilafeti boyunca oldukça düştü, sürçtü. Habire sürçtükçe özür diledi.”

“Havza”[11] kelimesi burada hakikatte ikinci halifenin özel sıfatlarına ve ahlakına işaret etmektedir. Hz. Ali (a.s) gerçekte onun için dört sıfat zikretmiştir. Bunların birincisi kabalık olup “yeğluzu kelmuha”[12] tabiri onunla muhatap olma sebebiyle ruh veya cisimde oluşan şiddetli yaralanmaya işarettir.

İkinci sıfatı ise davranışlarındaki şiddet ve huşunettir ve “yahşinu messuha” tabiriyle zikredilmiştir. O halde “havzetin haşna” (şiddet sahibi), kendisinden sonraki söz ve davranışlarda şiddet anlamını içeren iki cümle ile tefsir edilmiştir.

Üçüncü niteliği ise aşırı yanlışlıklarıdır. Dördüncü niteliği ise bu yanlışlıkları sebebiyle sürekli özür dilemesidir. Bunlara da “yeksurul isaru fiha”[13] (sürçmeleri çoktu) ve “vel i’tizaru minha” (özür dilemesi de çoktu.) cümlesi ile işaret edilmiştir.

İkinci halifenin aşırı yanlışlıkları, özellikle ahkam beyanındaki hataları, defalarca özür dilemesi ve tavırlarındaki kabalık hususunda İslam tarihinde, hatta Ehl-i Sünnet alimlerinin tevil ettiği kitaplarda bir çok bilgiler yer almıştır. Biz nükteleri beyan ederken bunun bazılarına işaret etmeye çalışacağız.

Daha sonra Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hilafet sahibi, huysuz bir deveye binmişe benzerdi. Öyle bir deve ki yularını çekse burnu yırtılır, ya­ralanırdı, dizginlerini salsa düşünmeden nefsini yokluğa, helake atardı.”[14]

Hz. Ali (a.s) bu cümlesinde kendisinin ve müminlerden bir grubun ikinci halife dönemindeki halini beyan etmektedir. Yukarıda ikinci halifede var olduğuna işaret edilen ahlaki niteliklere rağmen birisi ona karşı çıkacak olsaydı iş ihtilafa varacak ve Müslümanlar arasında büyük bir tehlike yaratılmış olacaktı. Eğer susacak ve her şeyin doğru olduğunu ima edecek olursa o takdirde de İslam ve İslami hilafeti tehdit eden çok büyük tehlikeler ortaya çıkacaktı. Hakikatte sürekli iki yol ayırımında kala kalmışlardı. Halifeye karşı koyma tehlikesi ve İslami maslahatların kaybolma tehlikesi. . . Bu yüzden sonraki cümlelerde Hz. Ali (a.s) onun dönemiyle ilgili kendisinin ve halkının rahatsızlığını dile getirmekte, Müslümanların gittikçe artan problemlerini beyan etmektedir.

Nehc’ul Belağa’yı şerh eden bazı kimselerin verdiği bir ihtimale göre de “ sahibuha” kelimesindeki “ha” zamiri salt hilafete dönmektedir. Yani hilafetin tabiatında daima bu iki tehlikeden biri gizlidir. Eğer hilafetin başında olan kimse her şeye kesin bir şekilde karşı çıkacak olursa büyük tepkilere maruz kalacaktır. Yok eğer işi kolay tutar ve görmezlikten gelirse bu durumda da sapıklığa ve yanlışlıklara düşme tehlikesi ile karşı karşıya kalır ve neticede bir çok İslami değerler ortadan silinir gider.

Ama var olan delillerin de gösterdiği gibi maksat birinci anlamdır. Nitekim önceki ve sonraki cümleleri dikkatle inceleyecek olursak bu nükte çok açık bir şekilde anlaşılacaktır. [15]

Daha sonra Hz. Ali (a.s) halkın problemlerini ve kendi sorunlarını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın bekasına (varlığına) and olsun ki insanlar onun zamanında ihtilafa düştü, huysuzlaştı, renkten, renge büründü ve birbirini suçladı.”[16]

Bu cümlede ikinci halife zamanındaki insanların dört ruhsal ve davranışsal niteliğine işaret edilmiştir. Bunların çoğunu da devletin başındaki kimseden almışlardı. Zira her zaman için devlet başkanının davranışlarının halk arasında büyük bir yankısı olmuştur. Bu yüzden eskiden de şöyle denmiştir: “İnsanlar yöneticilerinin dinleri üzeredir.”

Bu ruhsal ve davranışsal niteliklerin birincisi toplumda bir çok sorunlara ve uyumsuzluklara neden olan düşüncesiz hareket ve kararlardır.

İkinci nitelik ise ilahi kanunlara ve toplumsal yasalara isyan etmektir.

Üçüncü nitelik ise sürekli renk değiştirmek, bir yoldan diğer yola girmek, bir gruptan ayrılmak ve başka bir gruba katılmak ve hiç bir sabit hedefi olmaksızın yaşamak anlamındadır.

Dördüncü nitelik ise hak yoldan sapmak ve doğru olmayan yolda hareket etmektir.

Şüphesiz ileride de detaylıca anlatacağımız gibi ikinci halife dönemindeki dış siyaset, İslami fetihler ve Hicaz bölgesi dışındaki ilerlemeler, bu hükümetin şekli hakkında bir çok insanın zihninde iyimserlik yaratmış, bütün boyutlarıyla başarılı olduğunu sanılmış ve İslam camiasının ilk sorunlarını daha az düşünür olmuşlardı. Halbuki Hz. Ali’nin (a.s) de bu cümlelerde işaret ettiği gibi bir grup Müslüman yapılan hatalar, yanlışlıklar, beceriksizlikler ile Kur’an nasları ve Peygamber (s.a.a) karşısında içtihatta bulunmalar sebebiyle itikat, amel ve ahlaki meselelerde bir çok sapıklıklara düçar olmuştu. Gerçekte yavaş yavaş gerçek İslam’dan uzaklaşıyordu. Bütün bunlar üçüncü halife zamanında büyük kıyamların vücuda gelmesine, Peygamber (s.a.a) asrındaki İslami hükümet ile hiç bir benzerliği olmayan Emevi ve Abbasi halifelerinin diktatör hakimiyetleri için gerekli ortamın oluşmasına sebep oldu. Hiç şüphesiz bu ilginç değişimler öyle bir gecede olmadı, halifeler dönemindeki sürekli yapılan hatalar sonunda işi buraya vardırdı.

Hz. Ali (a.s) bu sözünün devamında şöyle buyurmaktadır: “Ama ben bu uzun zaman boyunca bir çok zahmet, mihnete düş­meme rağmen yine de sabrettim.”

Tıpkı birinci halife dönemindeki gibi sabretti. Ama şartlar biraz daha karmaşık olduğundan ve süresi uzadığı için Hz. Ali’nin (a.s) bu dönemdeki dertleri ve sıkıntıları daha da artmıştı.

Nehc’ul Belağa’yı şerh eden bazı kimseler şöyle demiştir: “Hz. Ali (a.s) burada rahatsızlığına sebeb olan iki şeye işaret etmektedir. Birincisi hilafet merkezinden uzaklaşmasının uzun sürmesi ve hilafetin kendisinden uzaklaşması. . . İkincisi de halkın dini işlerinde gerçek bir düzenin olmayışı hususunda hilafetin asıl merkezden uzaklaşması neticesinde vücuda gelen olaylar ve durumlar sebebiyle oluşan sıkıntılar ve rahatsızlıklar. . . Ama velhasıl daha önemli olan maslahatlar Hz. Ali’nin (a.s) sabretmesini ve daha az önemli olan şeyi daha çok önemli olan şeye feda etmesini gerektiriyordu.

Bu durum ikinci halifenin hilafetinin sonuna kadar da olduğu gibi devam etti

Nükteler

1- İkinci halife döneminde ahlaki şiddetten bazı örnekler.

İkinci halifenin ruh haleti, özellikle de hilafeti döneminde takındığı tavırlar hususunda Ehl-i Sünnet bilginlerinin hadis ve tarih kitaplarında bir çok bilgiler yer almıştır. Bunlar, Hz. Ali’nin (a.s) bu hutbede söylediği şeyleri tümüyle onaylamaktadır. Bu hususlar çok olmakla beraber biz sadece aşağıdaki bir kaç örneğe işaret edeceğiz:

a- Merhum Allame Emini el-Gadir kitabının 6. cildinde Ehl-i Sünnetin meşhur kitaplarından (Sünen-i Daremi, Tarih-i İbn-i Esakir, Tefsir-i İbn-i Kesir, İtkan-i Suyuti, Durr’ul- Mensur, Feth’ul Bari ve benzeri. . .) bir çok senetle Sebyağ’il Iraki adlı şahıs hakkında çok ilginç hikayeler nakletmektedir. Tarihin de açıkça gösterdiği gibi bu şahıs oldukça araştırmacı biriydi ve Kur’an ayetleri hakkında sürekli soru sorardı. Ama Ömer onun sorduğu sorular karşısında ona öyle bir sert ve şiddetle davrandı ki bugün bile bu tutum karşısında hepimiz şaşıp kalmaktayız. Örneğin birisi Ömer’in yanına gelerek ona şöyle dedi: “Biz Kur’an’ın zor ayetlerinin tevili hususunda sorular soran bir şahıs gördük.”

Ömer şöyle dedi: “Allah’ım, bana güç ver de onu ele geçireyim.” Ömer bir gün otururken yanına bir şahıs geldi, başında sarığı vardı. Ömer’e dönerek şöyle dedi: “Ey Müminlerin emiri, “vezzariyati zerven, felhamilati vikren” (Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere. . .) ayetinden maksat nedir? Ömer, “Sen şüphesiz benim aradığım adamsın” dedi ve ayağa kalkarak kollarını sıvadı ve sarığı yere düşünceye kadar onu kırbaçladı. Daha sonra ona şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki eğer başını tıraş etmiş görseydim (Öyle anlaşılıyor ki başını tıraş etmek haricilerin bir özelliği idi ve kökleri Müminlerin emiri Hz. Ali’den (a.s) öncelerine kadar uzanmaktadır.) boynunu vururdum.”

Daha sonra ona bir elbise giydirmelerini ve deveye bindirip memleketine göndermelerini emretti. Ardından bir hatibin minbere çıkıp Sebyağ’il Iraki’nin ilim ararken hataya düştüğünü, bu yüzden herkesin kendisinden uzaklaşmasını ilan etmesini emretti. Bu şahıs naklettiğimiz bu olaydan sonra, önceden kavminin büyüğü sayıldığı halde ömrü boyunca aşağılandı ve halk arasında hor görüldü. [17]

Nafi’den nakledilen başka bir rivayete göre de Sebyağ’il Iraki sürekli Kur’an hakkında bir takım sorular soruyordu. Mısır’a gelince Amr bin As onu Ömer’in yanına gönderdi. Ömer ağaçtan bir dalın koparılıp kendisine getirilmesini emretti. Bu dal ile yaralayıncaya kadar onun sırtına vurdu ve ardından serbest bıraktı. Bir müddet sonra iyileşince yine aynı şeyleri başına getirdi. Ardından iyileşinceye kadar kendisini bıraktı. Üçüncü defa aynı şeyi yapmak isterken Sebyağ’il Iraki Ömer’e şöyle dedi: “Eğer beni öldürmek istiyorsan güzel bir şekilde öldür, bana eziyet etme; yok eğer yaralarımı iyileştirmek istiyorsan Allah’a yemin olsun ki iyileşmiş durumdadır.”

Ömer ona memleketine dönmesi için izin verdi. Ebu Musa Eş’ari’ye de mektup yazarak Müslümanlardan hiç kimsenin onunla konuşmamasını emretti. Bu emir Sabyağ’il Iraki’ye çok zor geldi. Ebu Musa Eş’ari, Ömer’e bir mektup yazarak onun tümüyle sözlerinden dolayı tövbe ettiğini ve Kur’an ayetleri hakkında asla soru sormadığını yadı. Ömer de böylece halkın onunla oturup kalkmasına izin verdi. [18]

Başka bir rivayette (onun Ömer ile çok çeşitli hikayaleri olması da muhtemeldir) ise Sebyağ’il Irak’inin hikayesi şöyle nakledilmiştir: O Medine’ye girdi ve orada sürekli Kur’an’ın müteşabih ayetlerini sordu. Ömer hurma ağacından kopardığı bir dalı eline alarak onu çağırdı, ona; “Sen kimsin” diye sordu. O; “Ben Allah’ın kulu, Sebyağ’il Iraki’yim” dedi. Ömer elindeki dal ile kafasına vurdu ve şöyle dedi: “Ben de Allah’ın kulu Ömer’im.” Ardından başı kanlar içinde kalıncaya kadar elindeki dal ile kafasına vurdu. Sebyağ’il Iraki dayanamayıp şöyle dedi: “Ey Müminlerin emiri, yeter artık, kafamda var olan şeyler de gitti.” (Artık Kur’an’ın müteşabih ayetlerinden bahsetmeyeceğim.)[19]

İlginç olan husus da şu ki onun Kur’an ayetleri hususunda herhangi bir kötü niyet taşıdığı hiç bir rivayette yer almamıştır. O bazen Kur’an’ın müteşabih ayetlerini, bazen Kur’an harflerini ve bazen de Zariyat suresinin ilk ayetlerini soruyordu. Bu olay öyle anlaşıldığı üzere sadece Sebyağ’il Iraki ile ilgili de değildir. Abdurrahman bin Yezid’in naklettiğine göre başka birisi de Ömer’e “ve fakiheten ve ebba” ayetini sordu. Ömer halkın da bu konuda konuştuğunu görünce eline kırbacı alıp ona saldırdı.”[20]

b- Başka bir rivayette yer aldığına göre ise adamın biri, “vel-cevaril kunnes” ayetinden maksat nedir?” diye sordu. Ömer elindeki sopayla sarığına vurdu ve onu yere attı. Ona; “Sen Hururi misin? Dedi. (Hururi İslam’dan çıkan kimselere denmektedir.) Daha sonra şöyle devam etti: Ömer’in canı elinde olan Allah’a yemin olsun ki eğer kafanı tıraş ettiğini görseydim bu düşünceler kafandan çıkıncaya kadar seni döverdim.”[21] (Öyle anlaşılıyor ki başını tıraş etmek haricilerin bir özelliği idi ve kökleri Müminlerin Emiri Hz. Ali’den (a.s) öncelerine kadar uzanmaktadır.)[22]

Acaba gerçekten Kur’an hakkında soru soran kimseleri hiç bir cevap vermeden kırbaçlamak veya sopa ile dövmek mi gerekir!? Hatta bazı dinsiz ve münafıklar halkın zihnini bulandırmak için de olsa Kur’an hakkında bir takım sorular sorduğunda halifenin görevi hemen sopa ve kırbaçla cevap vermek mi olmalıydı, yoksa ilk önce ilmi ve mantıksal açıdan izah etmek, daha sonra kabul etmediği takdirde tenbih etmek mi?

Halife bu soruların cevabını veremediği için mi kızıp dövmüştü, yoksa bunun başka bir delili mi vardı? Ama öyle anlaşılıyor ki halife bu konuda şüphede olan kimseleri bile dövüyor, hakaret ediyor ve sarıklarını yere atıyordu!

c-İbn-i Ebil Hadid Nehc’ul Belağa şerhinde Ömer hakkında şöyle dendiğini nakletmektedir: “Ömer’in kırbacı Haccac’ın kılıcından daha korkunçtu.”

İbn-i Ebil Hadid daha sonra şöyle diyor: “Sahih hadislerde yer aldığı üzere bazı kadınlar Resulullah’ın (s.a.a) yanına gidip orada gürültü yaptılar. Ömer gelince hepsi korkudan kaçmaya başladı. Ömer onlara şöyle dedi: “Ey kendi kendilerinin düşmanları, benden korkuyorsunuz da Resulullah’tan (s.a.a) korkmuyor musunuz?” Kadınlar şöyle cevap verdi: Evet şüphesiz sen daha kaba ve ağır söz söyleyen birisin.”[23]

d- Aynı kitapta yer aldığına göre Ömer’in ilk defa kırbaçladığı kimse Ebu Bekir’in kızkardeşi Ümmü Ferve idi. Ebu Bekir dünyadan gidince kadınlar onun için yas tutup ağıt yaktılar. Kız kardeşi Ümmü Ferve de onlar arasındaydı. Ömer defalarca onları bu işten nehiy etti, ama onlar yine tekrar ettiler. Ömer Ümmü Ferve’yi aralarından çıkararak kırbaçladı, bunu gören bütün kadınlar korkarak kaçtılar.”[24]

2- Yanlışlıklar ve Özür Dilemeler

a- Ehl-i Sünneti’in en kapsamlı hadis kitabı sayılan “Süneni Beyhaki”de, Şa’bi’den şöyle bir rivayet nakledilmektedir: “Bir gün Ömer halka bir hutbe okudu. Allah’a hamd-u sena ettikten sonra şöyle dedi: “Sakın kadınların mihrini fazla tutmayın zira Peygamber’den daha çok mehir tayin edenleri duyacak olursam ben bu fazlalığını beytülmale katarım.” Ardından minberden aşağı indi. Kureyş’ten bir kadın Ömer’in yanına gelerek şöyle dedi: “Ey Müminlerin emiri, Allah'ın kitabı Kur’an’a uymak mı daha iyidir, yoksa senin sözlerine uymak mı?”

Ömer şöyle dedi: “Allah’ın kitabına uymak daha iyidir. Ama bundan maksadın nedir?” Kadın şöyle dedi: “Sen halkı fazla mehir tayin etmekten alıkoydun, oysa Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi, ondan hiç bir şey geri almayın.”25

Ömer ona şöyle dedi: “Hepiniz Ömer’den daha fakihsiniz!” Ömer bu cümleyi iki veya üç defa tekrar etti. Daha sonra yeniden minbere çıkarak şöyle dedi: “Ey insanlar, ben sizleri kadınların mehrini fazla tutmaktan sakının demiştim. Ama şimdi söylüyorum ki herkes özgürdür, malında istediği şekilde tasarrufta bulunabilir.”[25]

Bu hadis bir çok kitaplarda az bir farklıkla nakledilmiştir. [26]

b- Bir çok meşhur kitaplarda (örneğin Zehair’ul Ukba, Metalib’us Süul ve Menakib-i Harezmi) şöyle yer almıştır: Zina ettiğini itiraf eden bir kadını Ömer’in yanına getirdiler, Ömer onun recm edilmesini emretti. Yol esnasında Hz. Ali’ye (a.s) rastladılar. Hz. Ali (a.s); “Bu kadına ne oldu?” diye sordu. Onlar; “Ömer recm edilmesini emretti.” dediler. Ali (a.s) onu geri çevirerek Ömer’e şöyle dedi: “Sen sadece bu kadına hükmedebilirsin ve onu recm edebilirsin. Ama kadının karnında olan çocuğa nasıl hükmedebilirsin?”

Daha sonra şöyle buyurdu: “Belki de ona bağırıp korkutmuşsun ve onu itirafa zorlamışsın.” Ömer; “Evet öyledir,” dedi. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Sen Peygamberin (s.a.a) şöyle dediğini duymadın mı?: “Baskı altında zincire vurulmaktan, zindana atılmaktan veya yapılan tehditten korkarak itirafta bulunan kimsenin itirafının hiç bir değeri yoktur. Ömer bunun üzerine onu serbest bırakarak şöyle dedi: “Kadınlar Ali bin Ebi Talib (a.s) gibisini henüz doğurmamıştır. Eğer Ali olmasaydı Ömer helak olurdu.”[27]

c- Kutubi Sitte’nin meşhur kitabı olan Sahih-i Ebi Davud’ta İbn-i Abbas’tan şöyle nakledilmiştir: Ömer’in yanına deli bir kadın getirdiler. Kadın sözde zina etmişti. Ömer, onun hakkında halk ile meşverette bulundu ve ardından taşlanmasını emretti. Hz. Ali (a.s) yolda rastlayınca; “Bu kadın ne yağmış” diye sordu. “Bu kadın delidir ve falan kimse ile zina etmiştir. Ömer de onun taşlanmasını emretmiştir.” dediler. Hz. Ali (a.s); “Onu geri çevirin” buyurdu. Sonra bizzat Ömer’in yanına giderek ona şöyle buyurdu: “Ey Öme,r teklif kaleminin (insanın amellerini yazan kalemin) şu üç taifeden kalktığını bilmiyor musun?: Deli kimse iyileşinceye kadar, uyuyan kimse uyanıncaya kadar ve çocuk akıl ve buluğa erinceye kadar...” O halde neden bu delinin taşlanmasını emrettin?”

Ömer; “Bir şey yok” deyip kadını serbest bıraktı ve ardından da tekbir getirdi. (Bu tekbir hatasını düzelttiği içindi.)[28]

Minavi ise Feyz’ul Gadir kitabında bu hadisi Ahmed’den nakletmiştir ve hemen altında Ömer’in şöyle dediği yer almıştır: “Ali olmasaydı Ömer helak olurdu.”[29]

Bütün bu söylediklerimiz, bu konuda yer alan bilgilerin sadece küçük bir bölümüdür. Eğer hepsini nakletmek istersek başlı başına bir kitap yazmamız gerekir. Merhum Allame Emini, Ömer’in Ehl-i Sünnet kaynaklarında yer alan yüzden fazla hatasını nakletmiştir ve kitabının bu bölümünü “Nevadir’ul Eser, fi İlm-i Ömer” (Ömer’in İlminden İlginç Enstantaneler) olarak adlandırmıştır.[30] Bu da yukarıdaki hutbede “Hataların ve özür dilemelerin çokluğu” diye tabir edilen gerçeği dile getirmektedir.

3- Bir Soruya Cevap

İmam Ali bin Ebi Talib’in (a.s) ikinci halife döneminde Müslümanların problemleri ve karşı karşıya kaldıkları sorunları hususundaki betimlemesi bazı kimselerin Ömer dönemine ait anlayışı ve parlak bir zafer dönemi olarak nitelendirmesiyle aykırılık içinde bulunabilir ve bu sözlerin tarihi gerçeklerle nasıl örtüştüğü hususunda bir çelişki içine düşülebilir.

Şüphesiz bu husus, şu nükteye dikkat edildiği takdirde çok açık bir şekilde anlaşılır ki daha önceden de işaret edildiği üzere ikinci halifenin dönemi İslam ülkesinin dış politikasında şüphesiz göz alıcı zaferlerin gerçekleştiği bir dönemdi. Zira Müslümanlar Kur’an’ın cihat hususundaki açık hükümlerinden ilham alarak çok kapsamlı bir cihad ve özgürlük hareketine girişmişlerdir. Her yıl ve her ay İslam ülkesinin dış sınırlarında bir çok zaferlere tanık olunuyor ve gün gittikçe Müslümanlara daha geniş maddi kaynaklar sağlanıyordu. Bu göz alıcı zaferler, ülke içindeki uygunsuz durumları ve zayıf noktaları gözlerden uzak tutmuştu. Nitekim bu durum günümüzde de çok açık bir şekilde görülmektedir. Bazen bir devletin dış siyasetteki zaferi her şeyi o yöne sevk etmekte ve gündemi tümüyle değiştirmektedir. Böylece bir çok iç zayıflıklar ve düzensizlikler gözlerden gizli kalmaktadır. Nitekim sömürgeci güçlerin usta siyasetçileri günümüzde her hangi bir iç problemle karşılaştıklarında hemen dış siyasette yeni bir hareket geliştirmeye ve ülke içindeki düzensizlikleri perdelemeye çalışırlar.

Özetle Hz. Ali (a.s) burada ikinci halifenin başvurduğu şiddeti içine düştüğü yanlışlıkları ve ülkenin iç problemlerini dile getirmektedir. Bunun hesabı ise dış siyasette elde edilen zaferlerden ve ilerlemelerden apayrı bir şeydir.






[1]- İkici halife Hicri 13. Yılda iki yıl üç ay süren hilafetinin ardından Cumadel ahir ayında dünyaya gözlerini yumdu. (Muruc’uz Zeheb c.2, s.304, 4. baskı)

[2]- Bakara Suresi, 188. ayet.

[3]- Şerh-u İbn-i Ebi’l Hadid, c.1, s.174.

[4]- A’şa cahiliye dönemi meşhur şairlerindendir. Nahiv alimi Yunus’a; “En büyük şair kimdir?” diye sorulduğunda şöyle cevab vermişti: “Ben belli bir şahıs tayin etmiyorum; sadece süvari olduğunda İmre’ul Kays, korkuya duçar olduğunda Nabiğa, bir şeye ilgi duyduğunda Zuheyr ve sevinçli olduğunda ise A’şa’dır, diyorum.”

A’şa İslam dönemini derk ettiyse de İslam’a erme şerefine nail olamadı. Gözleri zayıf olduğundan kendisine A’şa diyorlardı. Ömrünün sonunda gözleri görmez oldu, asıl adı Meymun bin Kays’tır. Şiirin asıl anlamı ise şudur: A’şa, daha önce Yemame büyüklerinden Cabir’in kardeşi Hayyan ile birlikte yaşıyordu. A’şa da o dönemde büyük bir nimet ve saygınlık içinde bulunuyordu. O dönemdeki rahat hayatını, Mekke ve Medine çöllerindeki yeni durumuyla mukayese ediyor, düşük bir hayatın temini için bile deveye binip çölleri kat etmek zorunda kaldığını söylüyor ve şöyle diyor: “O hayat nerede, bu hayat nerede!”

[5]- Hz. Ali burada bu şiirle şunu demek istiyor: Ben Resulullah zamanında saygın idim ve herkesten ona daha yakındım. Ama onlar bugün hilafeti danışıklı dövüşerek birbirine teslim ediyorlar, benimle asla ilgilenmiyorlar.”

[6]- Şerh-u İbn-i Meysem, c.1, s.257.

[7]- Bu rivayet Şii ve Sünni kitaplarında çok geniş çapta nakledilmiştir. İbn-i Ebil Hadid ise kendi şerhinde yukarıdaki her iki tabiri de nakletmiştir. (Şerh-u Nehc’il Belağa İbn-i Ebil Hadid c.1, s.169

Büyük Mısır alimi Şeyh Muhammed Abduh, Nehc’ul Belağa şerhinde şöyle yazmaktadır: Bazıları Ebu Bekir’in halkın biatinden sonra şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Beni bırakın, ben sizin hayırlınız değilim.”

Ama çoğu bilginler rivayeti bu şekilde kabul etmemiş ve şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Ben hayırlınız olmadığım halde hilafete seçildim.” (Şerh-u Nehc’il Belağa, Abduh, s. 86, bu hutbenin altında.)

İhkak’ul Hak kitabının dip notlarında Muhaddis İbn-i Hasanveyh’in Durr-u Behr’il Menakıp adlı kitabından bıu konuda detaylı bir hadis nakledilmiştir. Bu hadisin sonunda yer aldığına göre Ebu Bekir şöyle demiştir: “Beni bırakın, ben hayırlınız değilim. Oysa Ali de aranızdadır.” (İhkak’ul Hak c.8, s.240)

Meşhur tarihçi Taberi ise şöyle yazıyor: “Ebu Bekir Sakife biatından sonra bir hutbe okudu ve bu hutbenin bir yerinde şöyle dedi: “Ey insanlar, ben sizlere idareci seçildim. Oysa hayırlınız değilim.” (Tarih-i Taberi c.2, s.450, Beyrut A’lemi Kurumu’nun baskısı)

İbn-i Kuteybe Dinveri ise el-imamet ve’s Siyaset adlı kitabında Ebu Bekr’in ağlayan gözlerle halka şöyle hitap ettiğini rivayet etmektedir: “Benim, ettiğiniz biata ihtiyacım yok; bana biattan vazgeçin.” (el-imamet ve’s Siyaset, c.1, s.20)

[8] Şerh-u İbn-i Ebil Hadid, c.1, s.169

[9] Nehc’ul Belağa 173. hutbe

[10]- Şerh-u Nehc’il Belağa, İbn-i Ebil Hadid, c.1, s.169

[11]- “Havza” kelimesi nahiye ve tabiat anlamındadır. Toplamak ve sahip olmak anlamına gelen “hiyazet” kökünden türemiştir.

[12]- “Kelm” kelimesi ise aslında yara anlamındadır ve “kelam”a da muhatabında kesin etkiyi bıraktığı için “kelam” denmiştir.

[13]- “İsar” kelimesi ise sürçme ve kayma anlamındadır.

[14]- “Sa’be” kelimesi asi olan hayvan veya insan anlamındadır. Karşıtı ise ram ve itaatkar anlamına gelen “zelul” kelimesidir. Burada “sa’be” kelimesi “asi deve” anlamındadır.

“Eşneka” kelimesi ise deve ve benzeri hayvanların dizginlerini çekmek anlamındadır. “Şinak” kelimesi yayığın ağzının bağlandığı ip anlamandadır.

“Hereme” kelimesi ise “herm” kökünden türemiş olup “yırtmak, yarmak” anlamındadır.

“Eslese” kelimesi ise “seles” kökünden türemiş olup “selase” kelimesi de kolaylık anlamındadır. O halde “eslese” kelimesi, “serbest bırakmak, kolay tutmak” anlamındadır.

“Takahhame” kelimesi ise “kuhum” kökünden türemiş olup bir şeye inceleyip düşünmeden atılmak anlamındadır.

[15]- Bazıları burada “sahibuha” kelimesindeki “ha” zamiri hakkında üçüncü bir ihtimal zikretmişlerdir ki maksat bizzat İmam (a.s) zamanındaki hilafettir. Yani şartlar ve durum Hz. Ali’yi (a.s) iki problem arasında bırakmıştı. Ama bu ihtimal çok zayıf gözükmektedir.

[16]- “Muniye” kelimesi “menv” kökünden türemiş olup mübtela ve düçar olmak anlamındadır. “Habt” kelimesi ise aslında devenin ayağı ile yere vurması anlamındadır. Daha sonra hesapsız ve korkusuz hareketler için de kullanılmıştır. Bunun da gereği yürürken dengesini koruyamamaktır.

“Şimas” kelimesi ise asilik kötü ahlaklı olmak anlamınadır.

“Televvun” kelimesi ise halet değişimi veya renk değişimi anlamınadır.

“İtiraz” kelimesi ise aslında yolda enine yürümektir. Bu da dengesiz ve doğru gitmeme anlamına işarettir.

[17]- El-Gadir, s.6, s.291.

[18]-el-Gadir, c.6, s.291.

[19]-el-Gadir, c.6, s.290.

[20]-Durr’ul Mensur, c.6, s.317.

[21]-Durr’ul Mansur, c.6, s.323

[22]-Kenzul Ummal, c.1, s.322, 31627. Hadis; Milel ve Nihel, Şehristani, c.1, s.114’e müracaat ediniz.

[23]-Nehc’ul Belağa, İbn-i Ebil Hadid, c.1, s.171.

[24]-Nehc’ul Belağa, İbn-i Ebil Hadid, c.1, s.171.

[25]- Sünen-i Beyhaki c.7, s.233.

[26]- Örneğin Suyuti Durr’ul Mansur’da; Zamahşeri, Keşşaf, ilgili ayetin tefsirinde; Kenzul Ummal’ın yazarı kendi kitabı, c.8, s.298’de ve İbn-i Ebil Hadid Nehc’ul Belağa şerhi c.1, s.182’de bu rivayeti çok az bir farklıkla rivayet etmişlerdir.

[27]- Zehair’ul Ukba, s.80; Metalib’us Suul, s.13; Menakib-i Harezmi, s.48; Erbain-i Fahr-u Razi, s.466 (el-Gadir, c.6, s.110’dan naklen)

[28]- Sahih-i Ebi Davud c.4, s.140 (Kitab’ul Hudud, 4399. hadis).

[29]- es- Seb’a min’es Selef mine’s Sihah’is Sitte, merhum Firuzabadi s.95.

[30]- el-Gadir, c.6, s.83 ila 324.
______
 Aşığın hikâyesini durmaksızın feryat eden bülbüle değil, sessiz sedasız can veren pervanelere sor..
Ara
Cevapla
#3
Hz. Ali’nin Mazlumiyeti ve Şikayetleri
(Şıkşıkıye Hutbesi)
Son Bölüm

“Derken o da tutturduğu yolunu kat etti ve hilafeti öyle bir gruba bıraktı ki benim de o gruptan biri olduğumu sanıyordu.

Allah'ım sana sığınırım, ne şuraydı bu! Benim hak­kımda birincisiyle ne zaman bir şüphe hasıl oldu ki şimdi de bu tür kimselere denk tutuldum ben! Ama buna rağ­men (kuşlar gibi yücelerden) inerlerken onlarla indim, uçarlarken hep onlarla uçtum. İçlerinden biri (Sa’d b. Ebi Vakkas) sadece ha­set ve kininden ötürü doğru yoldan saptı, öbürü (Abdurrahman b. Avf da) damadı olduğundan ona meyletti, öbürleri de öyle şeyler yaptılar ki burada söy­lenmesi, anılması bile çok çirkin. . .

Derken onların üçün­cüsü de (Osman) iki yanı şişmiş bir halde kalktı. Yediği yerle kirlettiği yer arasında yaşayıp durdu.

Onunla beraber babasının oğulları da (mensubu ol­duğu Ümeyyeoğulları da) işe giriştiler. Allah’ın malını devenin ilkbaharda otları, çayır, çimeni yiyip hazmettiği gibi yiyip hazmettiler. Sonunda onun da ipleri tümüyle çözüldü. Amelleri kendi işini bitirdi. Karnının dolgunluğu, onu yüz üstü yere serdi.”



Şerh ve Tefsir
3. Halife dönemi
Hutbenin bu bölümünde Hz. Ali (a.s) ikinci halife döneminin sona ermesine ve Osman’ın hilafet makamına geçmesi için ortaya çıkan olaylara işaret etmekte ve bu olayların gizli veya yarı gizli yönlerini, tarihi inceliklerini ve nüktelerini ifşa etmektedir. Ardından bu olaylar karşısındaki tutumunu ve devamında da İslam ümmetinin üçüncü halife döneminde karşı karşıya bulundukları büyük sorunları, öldürülmesine sebep olan isyanların oluşum sürecini gözler önüne sermektedir. Hz. Ali (a.s) bu olaylara oldukça kısa, öz, anlamlı, kinayeli, dolaylı ve benzetmeler içeren sözlerle işaret etmektedir.

Hz. Ali (a.s) önce şöyle buyurmaktadır: “Derken o da tutturduğu yolunu kat etti ve hilafeti öyle bir gruba bıraktı ki benim de o gruptan biri olduğumu sanıyordu.”

Hz. Ali’nin (a.s) burada kullandığı “Benim de o gruptan biri olduğumu sanıyordu.” tabiri şu iki anlamdan birine işaret ediyor olabilir: Birincisi şu ki: “Beni zahirde hilafet adaylarından biri karar kıldı. Oysa o gerçekte sonucun ne olduğunu ve bu şuradan kimin seçileceğini çok iyi biliyordu.”

İkinci anlam da şu ki: “O zahirde benim de o beş kişi düzeyinde biri olduğumu göstermeye çalıştı. Oysa gerçekte onlardan hiç biriyle mukayese bile edilemeyeceğimi çok iyi biliyordu.”[1]

Bu cümle Ömer’in künyesi Ebu Lu’lu olan Firuz adında birisi tarafından şiddetle yaralandığı ve kendisini ölümün eşiğinde gördüğü zamana işarettir.

Bir grup ashap onun yanına gelerek kendisine şöyle dedi: “Senin kabul ettiğin birini yerine tayin etmen daha uygundur.” Bunun üzerine o da yaptığı çok detaylı bir konuşmasında (ki “Nükteler” bölümünde buna işaret edeceğiz) şura adı altında altı kişiyi tayin etti. Bu altı kişi şunlardı: Ali (a.s), Osman, Abdurrahman bin Avf, Talha, Zübeyr ve Sa’d bin Ebi Vakkas.Bu altı kişi oturup içlerinden birini halife olarak seçecekti. Ömer ardından Ebu Talha Ensari’yi, Ensar’dan elli kişilik bir güçle, bu altı kişiyi bir evde toplamak ve halife tayini için birbirleriyle meşveret etmesini sağlamak ile görevlendirdi. Sonunda bu altı kişiden bir kaçı arasında var olan ilişkiler esasınca Osman halife olarak seçildi.

Hz. Ali (a.s) bu olaya işaret ederken ilk önce şöyle buyurmaktadır: “Allah'ım sana sığınırım, ne şuraydı bu!”[2]

Daha sonra bu şuranın ilk zayıf noktasında değinerek şöyle demektedir:

“Benim hak­kımda birincisiyle ne zaman bir şüphe hasıl oldu ki şimdi de bu tür kimselere denk tutuldum ben!”

Bu da Hz. Ali’nin (a.s) hakkının yenmesi karşısında açıkça üzüntüsünü açığa vurmasının ifadesidir. Aynı zamanda hilafet için liyakat gerektiğini göz önünde bulundurdukları taktirde hiç şüphesiz kendisinin bu göreve layık olduğunu da bildirmektedir. Ama ne yazık ki işin içinde başka bir takım hedefler amaçlanıyordu. Gerçekten de Peygamber’in nefsi olarak vasıflandırılan, Peygamberi’in (s.a.a) ilim şehrinin kapısı, Kur’an ve sünnet alimi, tüm İslami meseleleri yakından bilen, hayatı boyunca tevhit mektebinde ve İslam Peygamberinin (s.a.a) yanında yetişen bir kimsenin, sonunda Abdurrahman bin Avf’lar, Sa’d bin Vakkas’lar ve benzeri kimselerle mukayese edilecek bir konuma düşürülmesi çok üzüntü verici bir olaydır!

Hz. Ali (a.s) daha sonra şöyle buyurmaktadır: “

Ama buna rağ­men (kuşlar gibi yücelerden) inerlerken onlarla indim, uçarlarken hep onlarla uçtum.”[3]

Bu gerçekte toplu halde uçan, bazen yükselip doruklara ulaşan, bazen alçalıp yere yakınlaşan ve her iki halde de birlikte uçan kuşların durumuna kendi durumunu benzetmektedir.

Hiç şüphesiz halifeler döneminde ortaya çıkan üzücü olaylar, özellikle de bir halifenin ölüm döşeğinde bulunduğu sıradaki şartlar her türlü tefrikadan kaçınılmasını gerektiriyordu. Pusuda bekleyen düşmanın baş kaldırıp İslam’ın esasını tehlikeye düşürmesinin önüne geçilmesi icap ediyordu.

Bu cümlenin açıklamasında Hz. Ali’nin (a.s) şu ihtimali kastetmesi de mümkündür: “Ben sürekli hakkın peşice koştum, hakkı elde etmek için didinip durdum. Üst düzeyde olanlarıyla da sıradan insanlarla hakkımı alabilmek için görüştüm.”

Daha sonra Hz. Ali (a.s) bu şuranın neticesine ve bu şurada ortaya çıkan esrarengiz olaylara işaret ederek şöyle buyurmaktadır:

“İçlerinden biri sadece ha­set ve kininden ötürü doğru yoldan saptı, öbürü (Abdurrahman b. Avf da) damadı olduğundan ona meyletti, öbürleri de öyle şeyler yaptılar ki burada söy­lenmesi, anılması bile çok çirkin. . .”[4]

Hz. Ali’nin (a.s) birinci cümleden maksadı Sa’d bin Ebi Vakkas’tır. Sa’d bin Ebi Vakkas’ın annesi Ümeyye oğullarından olup dayıları ve annesinin yakınları İslam’ın küfür ve şirkle yaptığı savaşlarda Hz. Ali’nin (a.s) eliyle öldürülmüşlerdi. Bu yüzden Sa’d bin Ebi Vakkas Hz. Ali’nin hilafeti zamanında da kendisine biat etmedi. Kerbela ve Aşura olayının büyük cinayetkarı olarak tarihe geçen Ömer bin Sa’d da onun oğludur. Dolayısıyla Hz. Ali’ye (a.s) karşı olan kini herkes tarafından biliniyordu. Bu yüzden de şura meclisinde Hz. Ali’ye (a.s) oy vermedi. Abdurrahman bin Afv vesilesiyle Osman’a oy kullandı.

Bazılarının dediğine göre bu şahıstan maksat Talha’dır. Talha’nın da Hz. Ali’ye karşı duyduğu kin açıkça ortadaydı. Ayrıca, tarihçilerin yazdığı üzere 17 bin kişinin öldürüldüğü Cemel savaşını körükleyenlerden biri de (Zübeyr ile birlikte) Talha idi.

Bu ihtimali İbn-i Ebil Hadid güçlü saymıştır. Oysa bazı Nehc’ul Belağa şarihlerinin de ifade ettiği gibi Talha her ne kadar Ömer tarafından bu şura için seçilmiş ise de o zaman Medine’de değildi ve dolayısıyla da bu toplantıya katılma hususunda başarılı olamadı. [5]

Ama damat oluşu sebebiyle meyleden kimse Abdurrahman bin Avf’tır. Zira Abdurrahman Osman’ın kız kardeşi Ümmü Gülsüm’ün eşi idi.

“”Mea henin ve henin”[6] cümlesi (“hen” kelimesi çirkin ve söylenmesi hoş olmayan şeylerden kinaye olduğuna teveccühen) Abdurrahman bin Avf’ın Osman’a oy vermekle beklentisi içinde olduğu hoş olmayan işlere işarettir. Örneğin; Müslümanların beytülmalinden kötü istifade etmek, halk üzerinde sulta kurmak, Osman’dan sonra hilafet ele geçirmek veya bütün bunların hepsi. . .

Bütün bu sözlerden de anlaşıldığı üzere şura tümüyle sağlıklı olmayan koşullarda düzenlendi. Burada söz konusu edilmeyen tek şey Müslümanların maslahatı idi. Doğal olarak ürünü de Müslümanların menfaatine olmadı ve Osman dönemindeki olaylar da Müslümanların bu konuda ne kadar büyük zarara uğradığını açık bir şekilde gözler önüne serdi.

Daha sonra Hz. Ali (a.s) bu şuranın nihai sonuçlarını ele alarak şöyle buyurmuştur: “Derken onların üçün­cüsü de iki yanı şişmiş bir halde kalktı. Yediği yerle kirlettiği yer arasında yaşayıp durdu.”[7]

Bu yolda yürüyen sadece kendisi değildi; baba tarafından akrabaları (Ümeyye oğulları) da ona yardıma koştular. Bahar mevsiminde otlağa koşan ve büyük bir iştahla bitkileri adeta yutan aç develer gibi Allah’ın malını yemeye koyuldular.

Nitekim Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“Onunla beraber babasının oğulları da (mensubu ol­duğu Ümeyyeoğulları da)) işe giriştiler. Allah’ın malını devenin ilkbaharda otları, çayır, çimeni yiyip hazmettiği gibi yiyip hazmettiler.”[8]

“Nibtet’er Rabi’” (ilk bahar otları) tabiri bu mevsimdeki bitkilerin oldukça taze, ve hayvanların çok hoşuna giden bitkiler olduğuna işarettir. Hayvanlar bu otları büyük bir hırs ve ilginç bir iştahla yemektedirler.

“Yahzimune malellah” cümlesi ise (“hazm” kelimesinin anlamına teveccühen) açıkça Ümeyye oğullarının beytülmali talan etmek için tüm güçleriyle ortaya çıktıklarını ve güçleri yettiğince soyup soğana çevirdiklerini göstermektedirler. İbn-i Ebil Hadid’in dediğine göre 3. Halife, Ümeyye oğullarını halka musallat etti ve onları İslami beldelere vali olarak atadı. Beytülmaldeki arazi ve malları hediye olarak kendilerine peşkeş çekti. Örnek olarak kendi döneminde feth edilen Afrika topraklarının humsunu (gelirinin beşte birini) alıp damadı olan Mervan bin Hakem’e hediye olarak verdi.

Merhum Allame Emini nefis kitabı “el-Gadir” de Osman’ın hilafeti döneminde yaptığı ilginç bağışların istatistiğini bizzat Ehl-i Sünnet kaynaklarından elde etmiştir. İnsan burada verilen rakamlar karşısında dehşete kapılmaktadır. Örneğin damatlarından biri olan Haris bin Hakem’e (Mervan’ın kardeşi) 300 bin dirhem, Mervan’ın bizzat kendisine 500 bin dirhem, Ebu Süfyan’a 200 dirhem, Talha’ya 322 bin dirhem, Zübeyr’e 598 bin dirhem bağışladı. Bu liste çok uzun ve kabarıktır öyle ki merhum Allame Emini Osman’ın beytülmalden akrabalarına yaptığı bağışların yaklaşık 126 milyon 770 bin dirhemi geçtiğini ortaya çıkarmıştır.

Bundan daha ilginci yakınlarına yaptığı bağışlardı. Örneğin Mervan bin Hakem’e 500 bin dinar, Ya’la bin Ümmeyye’ye 500 bin dinar, Abdurrahman bin Avf’a 2 milyon 560 bin dinar bağış yapmıştır. Yakınlarına yaptığı bu bağışların toplamı da 4 milyon 310 bin dinarı bulmaktadır. [9]

Evet işte burada Hz. Ali’nin (a.s) “Allah’ın malını devenin ilkbaharda otları, çayır, çimeni yiyip hazmettiği gibi yiyip hazmettiler.” sözü çok daha iyi anlaşılmaktadır.

Elbette bu durum daha fazla süremezdi. Bu yüzden çok geçmeden Osman aleyhine kıyama giriştiler ve en sonunda da onu halkın gözleri önünde öldürdüler. Halktan hiç kimse kendisine yardımcı olmadı. Bu da Hz. Ali’nin (a.s) sözünün sonunda işaret ettiği gerçeğin bizzat kendisidir. “Sonunda onun da ipleri tümüyle çözüldü. Amelleri kendi işini bitirdi. Karnının dolgunluğu, onu yüz üstü yere serdi [10]

Gerçekte Hz. Ali (a.s) üç cümle ile üçüncü halifenin durumunu ve ömrünün sonunu betimlemeye çalışmıştır.

Birinci cümlede Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Halk açısından kendisi için elde ettiği mevki ve makam, halkın kendisine verdiği saygı ve değer ortadan kalktı ve yakın dostlarının dünya perest hareketleri her şeyi altüst etti.

İkinci cümlede ise Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Onun amelleri beklenilenden daha erken kendisine darbe vurdu ve işini bitirdi.

Üçüncü cümlede ise şöyle demektedir: Oburluk yükünü ağırlaştırdı, ayakta duramayacak hale geldi ve yüzüstü onu yere savurdu. Gerçekte bu üç cümle toplumu idare eden kötü yöneticiler için çok önemli ibret verici derslerdir. Neticede onlar bulundukları makamdan kötü istifade eder ve dünyaya yönelirlerse; iyi geçmişleri silinip gider, kamuoyu hızlı bir şekilde aleyhine seferber olur ve dünyaya tapma onların hızla düşüşüne sebep olur.

Burada çok önemli bir hususta şudur: Osman’ın hilafetinin vücuda gelmesine sebep olan etkenler onun yok olmasına da sebep olmuştur. Sa’d bin Vakkas, Abdurrahman bin Avf ve Talha gibi (Talha şuraya katıldığı taktirde) kimseler dünya malı ve makamına ulaşmak için ona oy verdiler, onu iş başına getirdiler. Bu adamları beklentileri doğrultusunda toplumsal haklar çiğnenince Osman’ın hilafeti kamuoyu nezdinde dayanılmaz bir hale geldi ve neticede halk kıyam edince de öldürüldü.

Nehc’ul Belağa’yı şerh eden bazı kimseler de “intekese aleyhi fetluhu” (Sonunda onun da ipleri tümüyle çözüldü.) cümlesini Osman’ın hilafet idaresi için aldığı tedbirlerin boşa çıkması, sonuçsuz kalması anlamına almışlardır. Osman’ın işlerini akrabalarına yaptırması da onun aslında ayakta kalmak için ön gördüğü tedbirlerden biriydi. Ama bu iş ters sonuç verdi, iplerini çözdü ve halkı onun aleyhine kıyam ettirdi.

Bazı Noktalar:
1-ikinci ve üçüncü halifenin seçilme niteliği

Bilindiği gibi ikinci halifenin sadece bir tek oyu vardı. O da Ebu Bekir’in oyu idi. Ebu Bekir hayata gözlerini yummak üzereyken vasiyet etti ve açık bir şekilde Ömer’i kendi yerine tayin etti.

Bazı tarih kitaplarında yer aldığı üzere Ebu Bekir ölüm döşeğinde Osman bin Affan’ı yanına çağırarak Ömer hususundaki vasiyetini yazdırmak istedi ve ona şöyle dedi: “Şöyle yaz: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla! Bu Ebu Bekir’in Müslümanlara yaptığı vasiyettir. Hamd ve selat-u selamdan sonra. . .” dediği an kendinden geçti. Ama Osman kendiliğinden şöyle yazdı: Ben Ömer bin Hattab’ı sizlere halife seçtim, hakkınızda hiç bir hayır ve iyiliği esirgemedim.”[11]

Osman bu cümleyi yazınca Ebu Bekir kendine geldi ve ona “oku” dedi. O da yazdığı şeyi okudu. Ebu Bekir yüksek sesle tekbir getirerek şöyle dedi: “Öyle zannediyorum ki acele edip hilafetin Ömer’in hakkı olduğunu yazman, ben öldüğüm taktirde insanların ihtilafa düşmesinden korktuğun içindir.” Osman, “Evet öyledir” deyince Ebu Bekir onun hakkında dua etti. [12]

Bu sözden de açıkça anlaşıldığı üzere Osman bu hilafet elbisesini aslında Ömer için dikmişti. Farzen eğer Ebu Bekir kendine gelmeseydi ve ölmüş olsaydı bu vasiyetname Ebu Bekir’in vasiyetnamesi olarak kabul görecekti. Dolayısıyla Ömer’in de hilafeti Osman’a devredecek olan bir şura tayin etmesinin hiç de şaşılacak bir tarafı yoktur. Nitekim ikinci halife de Sakife’de hilafet elbisesini Ebu Bekir’e giydirmiş ve o da yeri geldiğinde ona olan bu borcunu ödemiştir.

Ayrıca bu sözden de anlaşıldığı üzere Ebu Bekir ve Osman’ın halife tayini hususunda acele davranması halkın ihtilafa düşmesini önlemek içindi. O halde Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ümmeti hakkında aynı kaygıyı hiç taşımamış mıydı? Oysa toplumda bir çok sürtüşmeler mevcuttu. Bu sürtüşmeler Sakife’de kendini en açık bir şekilde gösterdi. Dolayısıyla halife seçimini Peygamberin (s.a.a) halka bıraktığına inanmak nasıl mümkün olabilir? Halbuki bu iş ikinci ve üçüncü halife hakkında geçerli olmamış ve fitne korkusu bile bu işin halka bırakılmasına engel teşkil etmiştir.

2- Ebu Lu’lu hikayesi ve Osman’ın hükümetinin başlangıcı

İbn-i Esir Kamil’de şöyle nakletmektedir. Bir gün Ömer bin Hattab pazarda geziyordu. Muğire bin Şu’be’nin Hıristiyan olan Ebu Lü’lu adındaki kölesini gördü. Ebu Lu’lu şöyle dedi: “Muğire bin Şube bana çok ağır bir yük yüklemiş. (Bütün gün çalışmamı ve kendisine dikkate değer bir miktarda ödeme yapmamı istiyor.) Bana bu hususta yardım et.” Ömer şöyle dedi: “Senden istediği haraç ne kadardır?” Ebu Lu’lu, “Her gün iki dirhem” diye cevap verdi. Ömer, “ne iş yapıyorsun?” dedi. Ebu Lü’lü, “Marangoz, ayakkabıcı ve demirciyim.” dedi. Ömer şöyle dedi: “bütün bu işleri yapıyorsan senden istediği haraç çok fazla değil. Ayrıca senin rüzgar enerjisi ile bir yel değirmeni yapabileceğini söylediğini duydum.” Ebu Lu’lu, “Evet, yapabilirim” dedi. Ömer şöyle dedi: “O halde bu işi yap.” Ebu Lu’lu şöyle dedi: “Eğer hayatta kalırsam doğu ve batıdaki tüm insanların kendisinden söz edeceği büyük bir yel değirmeni yapacağım sana.” Ebu Lu’lu bunu dedi ve gitti. Ömer, “Bu köle beni tehdit etti.” dedi. Bir kaç gün sonra Ömer sabah namazı için camiye geldi. Ömer, saflar düzeldiğinde yüksek sesle tekbir getiren bazı kimseler tayin etmişti. Ebu Lu’lu halk arasında camiye girdi. Elinde kabzası tam ortasında yer alan iki başlı hançer vardı. Durumdan istifade ederek Ömer’i altı yerinden bıçakladı, darbelerinden birini Ömer’in göbeğinin altına indirdi ve Ömer bu darbeden dolayı öldü. Ebu Lu’lu bu hançeriyle hemen arkasında bulunan Kelib adında birisi ile adları bilinmeyen başka bir takım kimseleri de öldürdü. [13]

Muruc’uz Zeheb’te bu olay anlatıldıktan sonra şöyle yer almıştır: Eu Lü’lü Ömer’i öldürdükten ve sonradan altısı ölen on iki kişiyi yaraladıktan sonra kendi boğazına da bıçak sapladı ve intihar etti. [14] Ama Tarih-i Ya’kubi’de yer aldığına göre ise Ömer öldürüldükten sonra oğlu Abdullah babasının intikamını almak için saldırdı ve Ebu Lu’lu, genç kızı ve eşini öldürdü. [15]

Bazı tarihçilerin Ebu Lu’lu’nun Hıristiyan veya Mecusi olduğunu söylemleri doğru olamaz. Zira onların da bizzat dediği üzere Ebu Lu’lu, Ömer’i camide öldürdü. Tanınmış bir Hıristiyan veya Mecusi’nin Peygamber camisine gelmesi normalde mümkün değildir. Onlar halifenin bir Müslüman tarafından öldürüldüğünü inkar etmek istiyorlar. Ancak apaçık delillerden de açıkça anlaşıldığı üzere Ebu Lu’lu Müslüman olmuştu. Eskiden Mecusi veya başka bir dinden oluşu da sadece Ebu Lu’lu’ya özgün bir halet değildi. Peygamberin dostları ve halifeler genelde böyle bir geçmişe sahipti.

3- Altı kişilik Şura ve Akıbeti

Ömer ölüm döşeğinde oğlu Abdullah’ın halife olması teklifini reddetti ve şöyle devam etti:

“Peygamber ölünceye kadar da bu altı kişiden razıydı. Ali (a.s), Osman, Talha, Zübeyr, Sa’d bin Ebi Vakkas ve Abdurrahman b. Avf’dan ibaret olan bu altı kişilik şura birbiriyle meşveret edecek ve kendi aralarında birini halife tayin edecekti. Ardından bu altı kişiyi yanına çağırdı ve onlara bakarak şöyle dedi: “Hepiniz benden sonra hilafete geçmek istiyorsunuz.” Onlar sustular. Yeniden bu cümleyi ifade edince Zubeyr şöyle cevap verdi: “Bizim senden aşağı kalır bir tarafımız yok.” (Tarihçilerden biri şöyle diyor: “Eğer Zubeyr, Ömer’in öleceğini kesin olarak bilmeseydi bu kadar açık konuşmaya cesaret edemezdi.)

Daha sonra altı kişinin tümüne bir takım eksikliler isnad etti. Örneğin Talha’ya şöyle dedi: “Peygamber, hicab ayeti hakkında söylediğin sözlerden dolayı senden razı ve hoşnut olmadığı bir halde dünyadan göçtü.” [16]

Hz. Ali’ye ise şöyle dedi: “sen insanları doğru ve açık yola hidayet edersin. Senin tek kusurun çok mizah yapıyor olmandır.”

Osman’a ise şöyle dedi: “Kureyş’in hilafeti sana verdiğini, senin de Ümeyye oğulları ile İbn-i Muit oğullarını halkın sırtına zorla bindirdiğini, Müslümanların beytülmalini onlara hibe ettiğini ve... görür gibiyim.”

Ardından da Ebu Talha Ensari’yi yanına çağırdı. Ölümünden sonra Ensardan 50 kişilik bir güçle bu altı kişiyi bir evde toplamasını emretti. Bu altı kişilik şura bir evde toplanıp halife seçimi hususunda bir biriyle meşveret edecekti. İçlerinden beş kişi birine oy verdiği taktirde biri muhalefet edecek olursa boynunu vurmasını ve aynı şekilde dört kişi biri üzerinde ittifak ettiği halde iki kişi muhalefet edecek olursa, onları da öldürmesini emretti. Eğer halife seçimi hususunda durum üçe üç olursa o halde de Abdurrahman bin Avf’ın içinde bulunduğu grubun tercih edilmesini, diğer üç kişinin buna muhalefet ettiği taktirde ise her üçünün de boynunun vurulması gerektiğini emretti. Ama üç gün içinde bu şura herhangi birini seçme hususunda ilerleme kaydetmemiş ise, o taktirde hepsinin boynu vurulacak ve bu durumda da Müslümanların başka birini seçme gereği ortaya çıkacaktı.

Neticede Talha Ali ve Osman varken hilafetin kendisine ulaşmayacağını biliyordu. Hz. Ali’den rahatsız olduğu için de Osman’ın tarafını tuttu. Zubeyr ise kendi hakkını Hz. Ali’ye (a.s) devretti. Sa’d bin Ebi Vakkas hakkını amcası oğlu Abdurrahman b. Avf’a verdi. Dolayısıyla altı kişi üç kişide özetlenmiş oldu: Ali (a.s), Abdurrahman b. Avf ve Osman. . . Abdurrahman bin Avf, Hz. Ali’ye (a.s) dönerek şöyle dedi: “Eğer sana biat edecek olursam bize karşı Allah’ın kitabı, Peygamberin sünneti ve Ömer ile Ebu Bekir’in adeti üzere hareket edecek misin?” Hz. Ali (a.s) ona şöyle cevap verdi: “Evet kabul ediyorum; ama Allah’ın kitabı, Peygamberin (s.a.a) sünneti ve kendi inançlarım üzere hareket edeceğim.”

Abdurrahman bin Avf Osman’a dönerek aynı cümleyi bu defa ona tekrar etti. Osman da onun dediğini ayni şekilde kabul etti. Abdurrahman bin Avf bu cümleyi üç defa tekrar etti ve her üç defasında da aynı cevabı işitti. Bunun üzerine de onu halife ilan ederek elini sıktı. İşte burada Hz. Ali (a.s) Abdurrahman b. Avf’a şöyle dedi: Allah’a yemin olsun ki sen bu işi birinci ve ikinci halifenin birbirinden beklediklerine benzer bir bekleyiş içinde olduğun için yaptın. Ama asla maksadına erişemeyeceksin.”[17]

Şüphesiz bu şura bir çok açıdan soru işaretleri taşıyordu:

Birinci olarak: Eğer halife seçimi halkın oyu ile olacak idiyse o halde neden halkın çoğunluğuna uyulmadı. Yok eğer tayin ile gerçekleşen bir şey ise o halde bu altı kişilik şura da neyin nesiydi? Ve eğer şuranın seçmesi gerekiyorsa bu taktirde de Müslümanlar arasında bulunan başka bir takım meşhur şahsiyetler de vardı, onlar neden şuraya alınmadı?

İkinci olarak: eğer bunlar Peygamberin (s.a.a) razı olduğu kimseler idiyse o halde Peygamberin (s.a.a) ömrünün sonuna kadar Talha’dan razı olmadığı sözünün anlamı nedir?

Üçüncü olarak: Farzen onlar bu görevlerini yerine getirirken bu konuda bir başarı elde edemediler diyelim. O halde nasıl olur da hepsinin başı vurulur?

Dördüncü olarak: Eğer gerçekten maksat şura ise neden Osman’ın hilafeti hakkındaki öngörüsünü açık bir şekilde dile getirdi. Eğer İslam camiası hakkında Osman’ın hilafetinden korkuyorduysa, bu durumda da onu şuraya katmaması ve başka bir kişinin hilafete geçmesini sağlaması gerekirdi.

Beşinci olarak: Eğer halife seçimi hususunda bu altı kişilik şura üçe üç kalacak olursa neden Ömer’in kendi deyimiyle insanları açlık ve hak yola davet eden, sözde tek problemi çok mizah etmek olan Hz. Ali’nin (a.s) içinde bulunduğu gruba öncelik verilmedi?

Altıncı olarak: Mizah yapmanın hilafet hususundaki sakıncası ne idi? Acaba bu sakınca, “Ey Osman sen başa geçecek olursa Ümeyye oğullarını halkın sırtına bindirecek, beytülmali talan edeceksin” diye bizzat dile getirdiği sakınca ile aynı değerde miydi?

Bunlar cevapları olmayan birtakım sorulardır.

4- Osman aleyhine kıyamın sebepleri

Nehc’ul Belağa’yı şerh eden bazı kimselerin dile getirdiği üzere Osman hakkında söylenen en doğru söz, Taberi’nin tarih kitabında dile getirdiği şu cümlelerdir: “Osman İslam’da ve Müslümanlar arasında halkın kızmasına sebep olan bir çok yeni olaylar vücuda getirdi. Örneğin: Ümeyye oğullarından fasık, beyinsiz ve dinsiz kimselere idari görevler verdi, kendilerine ganimetler ihsan etti; Ammar bin Yasir, Ebu Zer ve Abdullah bin Mes’ud’a büyük zulümler reva gördü. Hilafetinin sonlarında da buna benzer bir çok tatsız olaylar vücuda getirdi.

Velid bin Ukbe’yi Kufe’ye vali kıldı. Oysa bir grup onun açık bir şekilde şarap içtiğine tanık olmuşlardı. Velid’in arkasından da Said bin As’ı Kufe’ye vali tayin etti. Said Irak’ın Kureyş ve Umeyye oğulları’nın bir tarlası olduğu görüşündeydi. Öyle ki Malik Eşter kendisine şöyle dedi: “Allah’ın, biz Müslümanların kılıçları sayesine fethettiği Irak topraklarının sana ve akrabalarına ait olduğunu mu sanıyorsun?”

Bu sebeple bir yanda Malik bin Eşter ve Taife-i Nahai’ ve diğer yanda da Kufe valisi Said b. As arasında çekişmeler vücuda geldi. Ardından yavaş yavaş halkın Said bin As aleyhine itiraz sesleri yükseldi ve daha sonra bizzat Osman aleyhine kıyam edildi. Osman Kufe halkını doğru bir tarzda sakinleştireceğine, kıyamın önderlerini Şam’a sürgün etti. Kufe’nin büyüklerinden olan Malik Eşter ve Sa’saa bin Suhan gibilerini Şam’a sürgüne gönderdi.

Hilafetinin on birinci yılında Peygamberin (s.a.a) dostlarından bir grup toplanarak Osman hakkında var olan itirazlarını abid ve ilahi bir şahsiyet olan Amir bin Abd-i Kays adında biri vasıtasıyla Osman’a ilettiler. Osman bu adama mantıklı bir karşılık vereceğine hakaret dolu sözler sarf etti.

Medine’de durum oldukça gerginleşmişti. İslam’ın başkenti olan Medine tam bir kıyam havasına girmişti. Osman, Muaviye ve Said bin As gibi yakın dostlarını çağırarak onlarla meşveret etti. Onlar, Osman’ın halkı cihat ile meşgul etmesinin doğru olduğunu söylediler. Bazıları da ondan muhaliflerini ortadan kaldırmasını tavsiye ettiler. Diğer bazıları ise halkın kızgınlığın dinmesi için beytülmalden kendilerine bağışta bulunulması gerektiğini istediler. İçlerinden sadece bir kişi şu gerçeği dile getirdi: Sen Ümeyye oğullarını halkın sırtına bindirdin; ya adalet üzere davran ya da hilafeti terk et.”

Osman halkın cihat ile meşgul edilmesi önerisini kabul etti. Hemen ardından bu amaçla halkın cihada hazırlanmasını istedi. Oysa iş işten geçmiş ve artık bu tedbirin hiç bir anlamı kalmamıştı.

H. 35 yılında (Osman’ın hilafetinin son yılında) Ümeyye oğullarının ve Osman’ın muhalifleri karşılıklı olarak mektuplaştılar. Birbirlerini Osman’ı ve valilerini azletme hususunda teşvik ettiler. Sonunda Ebu Harb komutasındaki 2 bin kişilik büyük bir güç Mısır’dan; Zeyd bin Suhan, Malik bin Eşter ve Kufe’nin bazı büyüklerinin komutasındaki 2 bin kişilik bir güç Kufe’den ve Harkus bin Zubeyr komutasındaki bir güç de Basra’dan olmak üzere dev bir ordu Allah’ın evini ziyaret amacıyla harekete geçti ve Medine’ye geldiler. Orada Medine halkına yapmak istedikleri hususunda (Osman ve valilerini azletmek hakkında) bilgi verdiler. Çok geçmeden Osman’ın evini muhasara altına aldılar ve ondan hilafeti terk etmesini istediler ama Osman mektup aracılığı ile valilerinden yardım istedi. Cuma günü Osman halk ile birlikte namaz kıldı ve minbere çıktı. Osman farklı şehirlerden, özellikle de Mısır’dan hakkını almak için yanlarına gelen gruba hitap ederek şöyle dedi: “Bütün Medine halkı sizlerin Peygamber tarafından lanetlendiğinizi bilmektedir. . .” Bu esnada halk arasında büyük bir galeyan vücuda geldi. Öyle ki Osman korkusundan bayıldı ve minberden aşağı yuvarlandı. Onu alıp evine götürdüler.

Ardından Osman yardım almak amacıyla Hz. Ali’nin (a.s) evine gitti ve şöyle dedi: “Sen amcam oğlusun, senin üzerinde akrabalık hakkım var. Halk arasında büyük bir makam ve mevkie sahipsin. Herkes senin sözünü dinlemektedir. Olanları açıkça görüyorsun, ben onlarla konuşmanı ve onları gittikleri yoldan çevirmeni istiyorum”

Hz. Ali (a.s), “Onları nasıl razı edip geri çevirebilirim?” diye buyurdu. Osman şöyle dedi: “Onlara bundan sonra senin uygun gördüğün tarzda hareket edeceğimi söyle.”

İmam şöyle buyurdu: “Bu hususta defalarca uyardım, her defasında da söz verdin ama sözünde durmadın.”

Daha sonra Hz. Ali (a.s) olayı yatıştırmak için Ensar veya Muhacirden oluşan 30 kişilik bir grup eşliğinde Mısır’dan gelen kimseler (Osman’ın azledilmesi hususunda herkesten daha istekliydiler) ile uzun uzadıya sohbet etti. Mısırlılar Mısır’a dönmeyi kabul ettiler. Osman da halkın şikayetlerini inceleyeceğine ve yaptıklarından tövbe edeceğine dair söz verdi. Osman eve gelince Mervan ve Ümeyye oğullarından bir grubun evinde oturup beklediğini gördü. Mervan, “konuşayım mı yoksa susayım mı?” dedi. Osman’ın eşli Naile kızgın bir halde şöyle dedi: “Sus Allah’a yemin olsun ki siz Osman’ın katilleri ve çocuklarını yetim bırakan kimseler olacaksınız. O halka verdiği sözü tutmak zorundadır. Bundan asla geri dönemez.”

Ama Mervan susmadı ve şöyle dedi: “Camide söylediklerin hilafetine faydalı olmayan şeylerdi. Bundan sarf- ı nazar etmelisin.”

Bunu duyan Ali (a.s) kızarak Osman’ın evine gitti ve şöyle dedi: “Ben sana doğru yolu gösteriyorum, ama Mervan seni saptırıyor, artık bundan sonra yanına gelmeyeceğim.”

Mısır’a doğru yola koyulanlar üç gün sonra Medine’ye geri döndüler ve yolda Osman’ın kölesinden ele geçirdikleri mektubu halka gösterdiler. Osman o mektupta Mısır valisi Abdullah bin Sarh’a isyanın ele başlarının kırbaçlamasını, saç ve sakallarını tıraş etmesini ve zindana atmasını emretmişti. Bazı kimseleri de darağacına asmasını emretmişti. Onlar Hz. Ali’nin (a.s) yanına gelerek durumu konuşmak istediler. Ali (a.s) olayı Osman’a sordu. Osman böyle bir mektuptan haberinin olmadığını ifade etti. Oradakilerden birisi, “Bu iş Mervan’ın işidir” dedi. Mısırlılar şöyle dediler: Mervan, Osman’ın kölesini beytülmale ait bir deveye bindirip özel mührünü taşıyan bir mektup yazacak, ona bu kadar tehlikeli bir görev verecek ve bundan da Osman’ın haberi olmayacak bu inanılacak bir şey midir?

Osman yine, “benim hiç bir şeyden haberim yok” dedi. Mısırlılar cevap olarak şöyle dediler: “O halde iki durumdan biri söz konusudur, eğer doğru söylüyorsan ve bu işi Mervan’ın işi ise yine hilafetten el çekmen gerekir; zira başkalarının, hilafeti esnasında kendisine haber bile vermeden özel mührüyle mühürledikleri ve Müslümanların katledilmesini ve işkenceye tabi tutulmasını emreden bir mektup yazdıkları böylesine güçsüz ve aciz bir insan İslami hilafete layık olamaz. Ama eğer yalan söylüyorsan ve bu iş senin işin ise yine de Müslümanların hilafetine layık değilsin.

Osman: “Hilafet Allah’ın bana giydirdiği bir elbisedir. Dolayısıyla bunu asla dışarı çıkaramam, ama tövbe ediyorum” dedi.

Onlar şöyle dediler: “Eğer bu ilk tövbe edişin olsaydı kabul ederdik, ama defalarca tövbe ettiğin halde yine sözünde durmadın. Dolayısıyla ya hilafetten kenara çekil, ya da seni öldüreceğiz.”

Ama onlar yine acele etmediler ve durum gittikçe kötüleşmeye başladı. Ardından Osman Hz. Ali’den, halkın şikayetlerini incelemek için muhaliflerden üç günlük bir süre almasını rica etti. Halk bu isteği kabul etti. Ama gizlice savaşmaya hazırlandılar. Aslında Osman’ın süre istemesinden maksadı, Medine dışından gelecek olan yardımı beklemekti. Üç gün sonra Osman’ın etrafındaki muhasara halkası gittikçe daraldı. Halk Şam ve Basra’dan takviye güçlerin geleceğini tahmin ediyordu. Bu yüzden teslim olması için ona suyu kestiler, Osman Ali’den (a.s) su rica etti. Hz. Ali (a.s) çocukları vasıtasıyla ona su gönderdi. Bu esnada halk Osman’ın evine karşı saldırıya geçti ve taraflar arasında kanlı bir çatışma çıktı. Her iki taraftan da öldürülenler oldu. Yine bir kaç kişi Osman’ın odasına girerek ona nasihat ettiler, ama hiç bir faydası olmadı ve sonunda bizzat kendisine saldırıya geçerek işini bitirdiler.

Bütün buraya kadar anlattıklarımız İbn-i Ebil Hadid’in Tarih-i Taberi’den naklettiklerinin bir özetidir. Biz konu uzamasın diye özet olarak nakletmeye çalıştık.[18]

Tarihçilerden bir çoğu Osman’ın H. 35 veya 36 yılının Zilhicce ayının 18. günü öldürüldüğünü kaydetmişlerdir. İbn-i Esir (Kamil adlı kitabında) ve diğer bazı tarihçiler ise Osman’ın bedeninin üç gün yerde kaldığını, hiç kimsenin onu defnetmediğini ve bunun halkın kendisine ne kadar kızdığını gösterdiğini yazmışlardır. Sonunda Hz. Ali (a.s) devreye girerek onu defnetmek istedi. Ama halktan bir grup onun cenaze namazının kılınmasına ve hatta Baki mezarlığına defnedilmesine engel oldular. Bir grup ise yolunu keserek tabutunu taşladılar. Ama Ali (a.s) bütün bunlara karşı koydu. Sonunda cenaze namazını kılındı ve Baki mezarlığının dışında bulunan Haşş-i Kevkeb adlı yere defnedildi. Daha sonda Muaviye zamanında o bölgenin de Baki mezarlığına katılması sağlandı. [19]

Bütün bunlar halkın Osman’a ve hilafetine ne kadar kızdığını çok açık bir şekilde göstermektedir. Bütün bu olup bitenler Hz. Ali’nin (a.s) Şıkşıkıye hutbesinde beyan ettiği sözlerin de bir yorumu mahiyetindedir. Hz. Ali’nin bu hutbedeki tabirlerini çok sert bulanlar Osman’ın hayatı, işinin sonu ve Müslümanların ona gösterdiği tepkiler hakkında yeterli bilgiye sahip olmayanlardır. Aksi taktirde bu sözlerin bütün o baş gösteren olaylar hakkında çok yumuşak kaldığını kabul ederlerdi.

5- Bütün Sahabe, Peygamberin (s.a.a) yolunu kat etti mi?

Ehl-i Sünnet kardeşler arasında meşhur olduğu üzere Resulullah’ın ashabı istisnasız olarak büyük bir kudsiyet ve adalet makamına sahiptir. Onlara göre sahabeden hiç kimse Allah’ın, Kur’an’ın ve nebevi sünnetin aleyhine bir iş yapmamışlardır. Oysa Şia ve Ehl-i Beyt (a.s) takipçileri inanmaktadırlar ki: “Sahabenin tümünü ayni ölçüyle değerlendirmek yanlıştır. Onları birbirinden ayırmak gerekir. Hepsini amellerine ve yaptıklarına göre değerlendirmek icap eder. Gerek Resulullah (s.a.a) döneminde ve gerekse vefatından sonra da bu esas üzere hüküm vermek zorundayız.”

Ehl-i Sünnet kardeşlerin söz konusu iddiası kendileri için bir çok zorluklar icat etmiştir. Zira Peygamberin ashabı arasında birbirleriyle savaşan kimseler bile vardı. Örneğin Sıffin ve benzeri savaşlarda Muaviye Müslümanların oy birliği ile seçtiği halifeye karşı isyan etti ve onca kan dökülmesine sebep oldu.

Hakeza Talha ve Zubeyr de Hz. Ali’nin aleyhine başkaldırdı. Cemel savaşında bir çok Müslümanın kanının dökülmesine sebep olundu. Bazı tarihçilerin yazdığına göre bu savaşta 17 binden fazla Müslüman öldürülmüştür. Bu konuda hiç bir haklı gerekçeleri ve Allah’ın kabul edeceği bir özürleri de yoktur. Acaba bütün İslam tarihi kitaplarında yer alan bu korkunç olayların sahabenin adaletiyle örtüşmesi mümkün müdür?

Yukarıda okuduğunuz ve bütün İslam tarihçilerinin özetle kabul ettiği Osman döneminde ortaya çıkan olaylarda iki önemli konu göze çarpmaktadır:

Birincisi çok önemli makamların Ümeyye oğullarına verilmesi, sorumsuz ve dinsiz kimselerin Müslümanların başına geçirilerek dört bir yandan Müslümanların feryat etmesine sebep olan bu tür atamalar yapılması. . .

İkincisi ise beytülmalin büyük çapta talan edilmesi, hibe edilmesi ve makbul olmayan bir şekilde yakınlarına verilmesi. . .

Bu tür işler tüm sahabelerin istisnasız olarak mukaddes ve adil olduğu inancıyla örtüşmekte midir? Eğer bütün bu olaylar tevil edilebilecekse o halde tevil edilemeyen olay nedir?

Burada bir olayı hatırlıyorum; yılların birinde umre görevini yapmak için Mekke’ye gitmiştim. Orada Ehl-i Sünnet alimleri ile görüşme imkanım oldu. Özellikle akşam ve yatsı namazı arasında Mescid’ul Haram’da uzun uzadıya tartıştık. İşte böyle bir gecede meşhur Ehl-i Sünnet alimlerinden bir grupla Mescid’ul Haram’da Ka’be karşısında oturmuş sohbet ediyorduk. Mümkün olduğu kadarıyla ilim ve mantık çerçevesinden çıkmamaya hiç kimsenin incinmemesine özen gösteriyorduk. Sonunda tüm sahabenin münezzeh ve adil olduğu konusuna geldik. Onların hepsi sahabenin adil olduğunu ve haklarında en küçük bir kötülüğün söylenemeyeceğini dile getirdiler.

Ben onlardan birine şunu sordum: “Eğer siz Sıffın meydanlarında olsaydınız, bir tarafta Hz. Ali’nin (a.s) ordusu, diğer tarafta ise Muaviye’nin ordusu. Bu durumda iki ordudan hangisine katılırdınız?”

O şahıs hiç düşünmeksizin, “Hz. Ali’nin (a.s) ordusuna katılırdım” dedi.

Ben şöyle dedim: “Eğer Ali (a.s) senin eline bir kılıç verip, “şunu al ve Muaviye’yi öldür” deseydi, kabul edip itaat eder miydin?

O, öyle bir cevap verdi ki gerçekten insanı dehşete düşürmektedir!

O şöyle dedi: “Onu öldürürdüm, ama onun hakkında hiç bir kötü şey söylemezdim.”

Bütün sahabenin adil olduğu konusunun çok uzun bir hikayesi vardır. Biz burada sadece özetlemek ve işaret etmekle yetindik.





[1] Mekayis’ul Lugat adlı kitapta belirtildiği gibi “zaame” kelimesinin iki anlamından biri gerçeği olmayan ve sahibinin bile itminan etmediği söz anlamındadır.

[2] “Lellah” kelimesindeki “lam” edatı üstün olarak okunmaktadır (lellah) ve istiğase (yardım dilemek) anlamını ifade etmektedir. “lişşura” kelimesi ise esre ile okunmaktadır ve “müstağasun minh” (kendisinden yardım istenilen) anlamındadır.

[3] “Esfeftu” kelimesi “isfaf” kökünden türemiş olup bir şeyin başka bir şeye yakınlaşması anlamındadır. Kuşun yere yaklaştığı durumlar için kullanılmaktadır. Bu kelime hasır ve benzeri şeyler örmek anlamına da gelmektedir. Zira örülürken örülen şeyler birbirine yaklaşmaktadır. Ayrıca aşırı bakma anlamında da kullanılmaktadır. (Mekayis’ul Lugat ve Lisan’ul Arab kitaplarına müracaat ediniz.)

[4] “Seğa” kelimesi “siğv” kökünden türemiş olup bir şeye meyletmek anlamındadır. “Siğn” kelimesi ise “kin ve düşmanlık” anlamındadır. “Henin” kelimesinin anlamı ise metinde yer almıştır.

[5] Hoyi’nin Nehc’ul Belağa şerhinde, Talha’nın şuraya katılmadığı ve hatta Medine’de olmadığı hususu Taberi’den nakledilmiştir. (Şerh-i Huyi c.3, s.73)

[6] Lügat alimlerinin açıkça bildirdiği üzere “hen” kelimesi “falan” anlamındadır ve insanın bir şeye üstü kapalı işaret etmek istediği yerlerde kullanılmaktadır. Bu o şeyin çirkinliği veya başka bir özelliği sebebiyle olabilir. Genelde bu kavram, çirkin, kötü ve hoşa gitmeyen şeylerde kullanılmaktadır; iyilikler hakkında kullanılmaz.

[7] “Naficen” kelimesi “nefc” kökünden türemiş olup yukarı gelmek ve yukarı çıkarmak anlamındadır. “Hızn” kelimesi ise “yan, böğür” anlamındadır. Dolayısıyla “naficen hızneyhi” tabiri tekebbürden veya çok yemekten böğürleri şişmiş kimse için kullanılmaktadır. “Nesil” kelimesi ise “nesl” kökünden türemiş olup aslında bir şeyin bir şeyden çıkması veya çıkarılması anlamındadır. Dolayısıyla insan ve hayvanın dışkısı için de kullanılmaktadır. “Mutelef” kelimesi ise “alef” kökünden türemiş olup otlak ve çayır anlamındadır. Bu ve önceki tabirler bir bütün olarak işi gücü mal toplamak, harcamak, karnını doldurmak ve boşaltmak olan kimseler hakkında kullanılmaktadır.

[8] “Hazm” kelimesi ise tüm ağzıyla yemek anlamındadır. Karşıtı bir kelime olan “kazm” kelimesi ise ön dişlerinin ucuyla yemek anlamındadır. Bazıları ise “hazm” kelimesinin taze otları, “kazm” kelimesinin ise kurumuş otları yemek anlamında olduğunu söylemişlerdir.

[9] el-Gadir, c.8, s.286

[10] “İntekese” kelimesi “neks” kökünden türemiş olup kırılmak, bozmak anlamındadır. Bu yüzden sözünü bozmaya da “neks-i ahd” denmektedir.

“Fetl” kelimesi ise bükülmek, sarılmak anlamındadır, “meftul” ve “fetile” kelimeleri de bu babdandır.

“echeze” kelimesi ise “ichaz” kökünden türemiş olup yaralı hakkında kullanıldığında ölümünü hızlandırmak ve bir an önce işini bitirmek anlamındadır.

“Kebet” kelimesi ise “kebv” kökünden türemiş olup düşmek yüz üstü yere serilmek anlamındadır. Hayvanın ayaklarının bağlanıp yüzüstü yere yatırıldığı hususlarda kullanılmaktadır. “Bitnetu” ise “betn” kökünden türemiş olup karnını yiyecekle doldurmak ve veya oburluk anlamınadır.

[11] “Alu” kelimesi “ala, ye’lu” kökünden türemiş olup kusur etmek, ertelemek anlamındadır. Dolayısıyla “lem alukum” kelimesi “hakkınızda hiç bir kusur işlemedim, ihmalkarlık etmedim” anlamındadır. (Lisan’ul Arab)

[12] Kamil-i İbn-i Esir, c.2, s.425

[13] Kamil-i İbn-i Esir, c.3, s.49

[14] Muruc’uz Zeheb, c.2, s.321

[15] Tarih-i Ya’kubi, c.2, s.160

[16] Hicab ayetinden maksat Peygamberin hanımları hakkında inen “feseluhunne min verail hicab” (Onlarla perde arkasından konuşun) ayetidir. Talha bu konuda şöyle demişti: “Peygamber bu gün onları (eşlerini) bizden gizlemek istiyor ama yarın dünyadan göçünce biz onlarla evleneceğiz” Elbette Ömer’in bu cümlesi, ilk söylediği söz ile (Peygamber ölünceye kadar da bu alt kişiden razıydı ifadesiyle) açık bir şekilde çelişmektedir.

[17] İbn-i Ebil Hadid, Şerh-u Nehc’il Belağa, , c.1, s.185 ila 188 (özetle)

[18] İbn-i Ebil Hadid, Şerh-u Nehc’ul Belağa, c.2, s.129 ila 158

[19] Kamil-i İbn-i Esir, c.3, s.180
______
 Aşığın hikâyesini durmaksızın feryat eden bülbüle değil, sessiz sedasız can veren pervanelere sor..
Ara
Cevapla


Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 1 Ziyaretçi